…………….Benim Kalemim……………
……………Zamanımın durduğu anlar……………
Babam ve Oğlum’u İzlerken….
Cuma ~ Eylül 09, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Cama yansıyan renk harelerinden balkona yerleştirilen televizyonda ki görüntüye gözüm takıldı. Yaz sıcağında balkona çıktım serinlikte oturmak için. Karşı komşum göz pınarlarını zaman zaman ıslatan, yürekli sızlatıp düşündüren, Babam ve Oğlum filmini ailece izliyorlardı. Karşı balkondu ama yine bir kez daha izlemek istedim. Balkonda balkona film izlemek ne kadar doğruydu bilinmez ama günün yorgunluğundan olsa gerek oturduğum yerden izlemeye başladım. Çekirdek aile yapısının içerisinde yaşayan 15 yaşındaki evin kızı 12 yaşındaki oğlu anne baba hepsi beraber izliyorlardı. Arada çay bardaklarının kaşıkla olan tınısı televizyonun sesine karışsada net duyabiliyordum. Büyüme zamanıydı 15indeki genç kızın vakti ve arada duygularının karmaşası içinde de olsa gözlerini ovaladığı görüyordum. Televizyonun ışığında bunu anlayabiliyor ve görüyordum. Bol reklamlı ve her reklam bittiğinde televizyon kanallarının sanki dalga geçer gibi filmi hep beş dakka geriden devam ederek filmi izledik bitirdik. Normal seyir zamanındaki televizyonun ses ayarı iyice kısıldı. Evin babası kızına: –Kızım senin baban da kahraman mı? dedi. Genç kız: – Evet babacığım, dedi. (duymamıştım sesini ama öyle söylemiş olması gerektiğine karar verdim) Salınarak gelen genç kız babasının açtığı kucakta sarıldı sarmalandı. Göz pınarlarında ki yaşın düşüşünü göremezdim ama, babanın yüzünü ve kızının gözlerini silişinden kızın ağladığını ve hıçkırıklara boğulduğunu görebiliyordum. Genç kızı babanın kucaklaması rahatlatmıştı son göz damlalarının babanın yüzüne aktığını bildiğimden birden içim burkuldu. İçimin burkulmasını babanın yanında oturan annenin hıçkırması daha da artırdı. Çaremiydi sanki değildi ama yine kahrolası sigaradan bir tane daha yaktım. !!! Çünkü aileyi iyi tanıdığımdan biliyordum annenin babasıda yıllar önce öbür dünyaya göç etmişti ve babasızdı. Zordu babasızlık benim babam sağdı ama yinede babasızlığın zor olduğunu biliyorum. Kadın balkonda on dakika boyunca ağlarken kocası ellerini omuzuna destek gibi koydu ve sanırım ağlamayı beceremeyen benim gibi biri olduğundan yüreğinden ağladı. Çünkü; Yüreğinden ağlayan erkekler aynı noktaya saatlerce baklar ve gözleri sabitleşir, yüz ifadeleri matlaşır. Yaktığı sigaranın dumanında gözyaşları karanlıkta yıldız yağmuru için buhar olup gökyüzüne yükselirken hiç bitmeyen oflarımdan birini daha çektim. Mehmet Kaya
Durun, Mola Zamanı…
Pazartesi ~ Haziran 06, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Bazen bir tarlada ölesiye çalışırsınız terlersiniz, nefes aldığınızda gögüs kafeslerinizde acı hisseder yorulursunuz ve kendinizi gölgeye atıp uyuklamak istersiniz ama yapamazsınız çünkü işinizi bitirmeniz gerekmektedir. Gölgeye bakarsınız serinliğe. Ve o anda serinliğe açsınızdır. Gönül de yorgun olur bazen bakmak istemezsiniz gözleriniz yorgundur. Düşünmek istersiniz düşünemezsiniz beyniniz durgundur. Gülmek istersiniz yüzünüz unutmuştur gülümsemeyi çünkü asıktır, kımıldamak istersiniz bedeniniz hantaldır algılamaz, algılamak istemez. Çünkü taşınan bütün yüklerin ağırlığı bedeninize ağırdır, artık taşınmaz olmuştur. Derin derin offffffff off çekersiniz, isyan etmiştir artık bedeniniz ve benliğiniz… Durunnnnn… Zaman geçirmeden hemen durdurun zamanı ve hem bedeninizi hem de gönlünüzü dinledirin…. Mehmet Kaya
Tutuldum Yanık Bir Türküye…
Pazartesi ~ Haziran 06, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Hazan mevsiminde nasırlı bir elden atıldım yere, tutuldum yanık bir türküye, kış yakındı sabanla üstüme toprak örttüler. İlk can suyum beni eken çiftçiden tuz tadında düşen alınteriydi. Gece olunca toprak anamla selamlaştık saygıyla kucaklaştık. Karakışta toprak anam korudu beni gözetti, bazı zamanlarda poyrazı saz etti, anladım ki büyümem için karda yağmurda benim için bir candı bereketti. Tutundum toprak anama büyümek için, yöneldim gökyüzüne bahar kokusunda aydınlığa ulaştım. Sevgiyle bakan bir çift göz gülümsedi, selamlaştık, hatırladım bu gözleri nasırlı elin sahibiydi. Bakışında sevgi duruşunda gurur, kalbinde şevkat vardı. Güneş gülümsedi büyümem için ısıttı köklerimi, ılık rüzgarlarda yeşerdim, kendi boyumca boy attım, geldi hasat zamanım öbek öbek destelendim. İçli şarkılar eşliğinde harmanda savruldum, tane tane bestelendim. Bir hasat zamanı harman yerinde dinlenirken dinledim bu kısacık hikayeyi Ve hiç unutmayacağım…. Mehmet Kaya
Sevgililer günü için….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Bugün sevgililer günüdür, bahardaki yaz gibi Karda boranda sığınacak, sıcak bir dam gibi Sarın sarmalayın, aşkınıza çok değer verin Kurumasın sevginiz, susuz kalmış bir gül gibi Gününüz bugüne benzesin, petekteki bal gibi Yar kokusu rüzgar olsa, cemalinde bir gül gibi Sarın sarmalayın, siz aşkınıza hep değer verin Ölmesin duygular, yaşatın ömrünüzde gül gibi Mehmet Kaya
Şarap yaşında….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Şarap yaşında bir yar sevmiştim baharda
Ayak izlerim kaldı erimemiş bayırda karda Ne aklım erdi ne rengim soldu tozlu yolda Aklım şaştı bir kadehimle bir buzlu şarapta .. Şarap yaşında yare benzettim yazı baharı Vazgeçtim dünyadan kah zamanda diyarı Ne tad kaldı dilimde ne his kaldı yüzümde Ben özledim ekmek tuzu hazan yaz baharı .. Kışta yaz olurmu sorarım herkese cihanda Kalmakmıdır bazen kahırda umarsız yolda Zaman duracaksa tuz katarmı içtiğim suya Ne düşlerim olur ne cemalin kalır sonunda Mehmet Kaya
Bizim evimiz….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Eski bir evdi bizim evimiz tahta kapısı kırıktı yoktu boyası Tütmez olmuş duman sönmüşe benzerdi isli ocağı bacası Saklıydı duvarında sevinci ve hüzünü ama güzeldi gecesi Her ev gibi vardı kapısında piri ihtiyar ama yaşlı bir babası Başkuş sesi yankılanırdı hep geceler ezgili bir türkü misali Eski ev cennetti bizim için hepimize vardı türküsü neşesi Yaşlı anam ninnilerini söylerdi dinlerdik biz bu güzel sesi Görmesem bu evi içinde yaşadım ben hüzünlü şiir misali Mehmet Kaya
Gözlerine baktım….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gözlerine baktım alamadım kendimi Seyreyledim öyle yıkılmamış bendini Dinmemiş fırtınaların var gözlerinde Kırık aynalara bak görürsün kendini Yaprakları dökülmeyen ağaç gibisin Kurumayan köklerinle çınarı bilirsin Dinmemiş kasırgaların var yüzünde Sonsuzlukta biten al çiçekler gibisin Saklıdır içinde sorular var gözünde Yabanda takiptesin izin yokki izinde Buz kesen şafakta ılık esen yel gibi Korkmayan benlik var elin yüzünde Mehmet Kaya
Yalnız Olsam Ağlasam
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Sis çöken dağ başında yalnız olsam ağlasam Sen çekip gitsen de ben tek başıma kalsam Tipi olsa boranda kalsam ürpersem üşüsem Ölüm gelse son vakitte bana fatiha verirmisin Gözlerime yaşamım gelse film gibi izlermisin Kapanırken gözlerim bir damla yaş verirmisin Ben ölürken zor kahrından sende ölürmüsün Ölüm sona ermek sende benim gibi ölürmüsün Mehmet Kaya
Vazgeçtim ondan…..
Cumartesi ~ Şubat 02, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Çekilmezdi o olmadan, varlığı olmalı mıydı? olmamalı mıydı? Herkes bunu sorgulardı belki ama insana da yoldaş gerekti. İnsanı belki oyalardı yoldaş olsun diye aldım getirdim heyecanla sevinçle eve ve başladı birlikteliğimiz. Belki hevestendi belki ilk kez yaşadığım bir duyguydu. Beraberliğimize keyfimize dokunulmasın istiyordum. Her aksam gecenin yarısına kadar yüzünü keyifle bakar dururdum. Bu kadar mı güzel olunurdu? Bu kadar mı yüzüne bakmadan aksam ve gece geçmezdi? Bu kadar mı bilgili olunurdu? Bilmediği hiç bir şey yoktu. Ne kadarda bilgiliydi ben yokken her yeri gezer getirirdi, bildiklerini ve anlatırdı dinlerdim kendisini can kulağı ile ve sevgiyle bakardım cemali yüzüne ve unuttururdu bana dertlerimi, kederlerimi, sancılarımı ve benim yorgunluğumu alırdı. Bazı gecelerde tutmazdı uykum ve yine kalkar yine bakardım ve anlatırdı bana bildiklerini gördüklerini ve duyduklarını, itirazı olmazdı, hiç ama hiç yorulmazdı, İyi okullarda yüksek mekteplerde yetişmişlik havası vardı ve çok bilgiliydi. Günler ayları aylarda yılları kovaladı. Hiç bıkmadım yüzüne bakmaktan, esiri olmuştum o güzelliğin bilgi hazinesiyle dolu vazgeçilmezliğinden dolayı ona aşık olmuştum. Bazen beni meraklandırırdı. Her ne kadar erkek adam ağlamasada arada ağlattığıda oldu…. Bazı anlar geldi güldürdü, kahı zaman geldi düşündürdü, bazen de gözlerimi kapattırıp düşündürdü yaşananları ve yaşanacakları… Zaman geldi bir doğumu anlattı, zaman geldi bütün gerçekliği ile ölümü izah etti…. Her şeyi konuşurdu susmadan bildiklerini duyduklarını gördüklerini sanki beni esir etmişti. Her gün onu gördüğümde dilim damağımı kurutur, fırtınalarıma, miskinliklerime iyi gelirdi. Gündelik yaşamdaki yorgunluğumu alır sanarak ona bakmakla günlerimiz yıllar yılı devam etti. Herkes gibi benim de dostlarım misafirlerim gelirdi. Dostlarımızla da hep beraber onun anlattıklarını, gördükleri, duyduklarını can kulağı dinlerdik. Bir aksam yine dostlarım gelmiş çayımızı kahvemizi yudumlarken çok hoş olan sohbetimizin yarım kaldığını farkettim!!!!!!!! Evde bulunan herkes konuşuyordu ama tatsız tuzsuz ve şekersizceydi. Yine onun yüzündendi!!! Yine ona bakıyor onu izliyorduk hayranlık dolu gözlerle ve adeta karşısında sanki kul köle olmuştuk!!!!! Bunca yılın hatırıda olsa çok ani bir karar verdim ve bu kararımın daim olmasına karar vererek çektim o kahrolası televizyonun fişini ve dostlarımla artık sohbetlerimiz onsuz devam ediyor… Ve dostlarımla birlikte sohbetlerimiz hep onsuz devam edecek!!!! Saygılarımla… Mehmet Kaya
Dinmemiş Fırtınaların Var…
Perşembe ~ Aralık 12, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gözlerine baktım alamadım kendimi Seyreyledim öyle yıkılmamış bendini Dinmemiş fırtınaların var gözlerinde Kırık aynalara bak görürsün kendini Yaprakları dökülmeyen ağaç gibisin Kurumayan köklerinle çınarı bilirsin Dinmemiş kasırgaların var yüzünde Sonsuzlukta biten al çiçekler gibisin Saklıdır içinde sorular var gözünde Yabanda takiptesin izin yokki izinde Buz kesen şafakta ılık esen yel gibi Korkmayan benlik var elin yüzünde Mehmet Kaya
Ay Göle Düşerse…
Salı ~ Kasım 11, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Ay göle düşse yakamozlara ışık olsa Dalga sen olsan gölde üşüsem sana Titrese ışıklar gecede sular buz tutsa Donsam titreyip sıkıca sarılsam sana Gölde dalgalı yosunlar gibi savrulsam Ayaklarına değsem titresende kalsan Gözlerin kısılır yüreğini atarmı bilsem Senin o korkularında titreyipte kalsam Ay ısıtırmı geceyi bilen varmıdır bilsem Sen üşüyünce açsam kollarımı gelsem Dolunayda gecede nice aşkları bilsem Kollarımda olurmusun sıcak bir yelsem Mehmet Kaya
Bir Yıldız Ol Geceye…
Salı ~ Kasım 11, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gecede yıldızlar tükenirse yıldız ol geceye Doğmazsa güneş doğudan ışık ol heceye Hatasız kimse yokki dünyada sen bunu bil Ayakta kal ilan et sende herkese cümleye Gülün ömrü var ise ama saksıda ama çöpte Kulaç atsan dalsan zamana kalsanda dipte Varsayımda bulun kah arada bazı zamanda Gülümse seyreyle sende tat al cihanı alemde Kapatma kepenklerini aç güneş alsın yüreğin Sanma sonsuz aydınlıktır iç dünyası herkesin Hatalar acı hatıradır hapset kaybet anahtarını İsyanı bırak yaşam hediyedir çırpınsın yüreğin Mehmet Kaya
Benide Askere Alın….
Çarşamba ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Aklım erdiğinden beridir tanıdığım eski bir dostum var arada bir araya gelir derin sohbetlere dalar, dünyanın düzenini konuşur tartışır hükümetler kurar dağıtırız. Bazen aksamları da buluşur kritikler yapar, hayata dair ne varsa ortaya dökeriz. Gün gelir birbirimize kızar kalplerimizi kırdığımız bile olmuştur. Ama yinede sıkı dostuzdur. Bazen saatlerce aşkı konuşuruz, yaşanan bütün aşklar bizim için bir ağlamak ve gülmek denklemi olur biter. Bazen okyanusu sohbetimize havuz yapar kulaç sallarız. Bazen de dağları minnacık bağçe yapar bütün ormanı yabanı terbiye eder bir saksıya koyup toprak verir su döker gübre bile verdiğimiz olur. Uzay bizim için küçülür şeffaf bir balon yaparız önümüze koyup derinlemesine bütün boyutlarda inceleriz. Nadiren anlaşamadığımız olur dargın oluruz. Böyle zamanlarda birbirimize sırtımızı döner yüzden geriye doğru sıfıra kadar saydıkmı biter dargınlığımız son olur. Arada saz çalıp türkülerimizi söylediğimiz de olur. Bazen gece olur samanyolunda yıldızları sayar çalınan varmı eksikmi diye sayarız. Gece karanlığı ölçer not tutar hiç bitmeyen kitabımızı hep yazarız. Bazen dünyaya yeni gözlerini açmış çocuklarımız olur beraber deliler gibi seviniriz. Bazı zamanda olur ki kaybettiğimiz çocuklarımız yiten hayatlar olur birbirimize küseriz. Milyondan geriye saysak sıfıra kadar barışmayız dargınlığımız bitmek bilmez kin dolarız. Pas tutar beynimiz, kirlenmiştir zihnimiz, görmez olmuştur gözlerimiz, göz kapaklarımız puslanır öylesine kapanır kalır. Yine bir akşamdı beraber oturup sohbetteydik. Gözlerimiz arada birbirine kesişsede bir kaç akşamdır olduğu gibi tadımız yoktu bu aksam. Suratımız yüzümüz kırgın kalbimiz buruktu benliğimiz durgundu. İkimizde biliyorduk bu akşam sohbetimiz güzel olmayacaktı. Ama mecburduk birbirimize, vazgeçemezdik birimiz ötekinden, ötekimiz birimizden…. Öylesine bir kare ekrana geldiki tam gırtlağımda düğümlenen bir düğüm sanki beni idam sehpasında yağlı bir ilmeğin düğümünün sıkılığını boğazımda hissettim. Altımdaki sehpanın çekileceğini ve beş on saniyelik yaşam şeridim gözümün önüne gelecek gibi oldu. Hatta şeridin baştarafını galiba biraz izledim. Ekran bir cenazeyi gösteriyordu. Ve bütün göz pınarları açlımış insan selinden yakın çekimleri ekrana getiriyor dramları izliyorduk. Eşi şehit olmuş genç bir kadının ekranda o iç ürpertici halini gördüğümüzde nutkumuz kurudu. Ağlamaktan bitmiş bir halde ama dimdik ayakta ve elleri karnının üzerinde haykırıyordu!!! Tam o anda duvarda asılı duran saate baktım saniye yelkovan ve akrep durmuştu!!! Doğru ya nede olsa erkek adamdık. Erkekler ağlamazdı ağlamamalıydı kendimizi balkon attık ki malum evdekilere çoluk çocuğa gözü yaşlı görünmemeliydik !!! Karanlıkta oturduk balkona ve güya ağlamayı kesecektik. Bütün şehirin ışıkları yanıp sönmeye başladığında balkon kapısını kilitleyip sessizce öylesine dakikalarca ağladık!!! Bütün Şehitlerimizin Ruhu Şadolsun….. Mehmet KAYA
Çayımızı öylesine el ezberiyle karıştırırken haberleri izliyorduk. Haberleri izlerken ardı ardına ekrana gelen haberlerde kırmızı beyaz bir insan selini artık bir ırmağa benzetiyorduk. Arada kırmızı beyaz insan selinin içinden içimizi burkan kareleri ekrana geldikçe yürek atışlarımız hızlanıyor dişlerimizi acıtıncaya kadar sıkıyorduk. Farkında olmadan yumruğumuzun bir taş haline geldiğini ikimizde bir süre sonra farkediyorduk.
–Hamile halimle benide askere alın !!!!!!!!!!!
Zamana baktım zamanda durmuştu !!!
İkimiz içinde durmayan tek şey göz pınarlarımızdan akan yaştı!!!
Mehmetçiklerimize….
Pazartesi ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Şehit haberinde düştü ateş yüreklere köz oldu Kimi evliydi kimi sözlüydü sevdiğine kimi nişanlı Alemi cihan kalleş olmuş hepsi diyor bize durun Bütün Mehmetçiklerimizin Ruhları Şad Olsun, Mekanları Cennet Olsun…..
Nice canlar nice hayaller sararıp kurudu soldu
Acıydı haber gece yarısında uykumuzda geldi
Oniki değil her evde Mehmetler nur şehit oldu
Akşam uykusunda nemliydi gözleri sabah kanlı
Islandı kirpikler söndü ocaklar tütse isli dumanlı
Kimi Niğde kimi Konya ne farkeder Adanalı Vanlı
Kalleşler kardeş olmuş emri Mehmetçiğe vurun
Bekleyin acı haber uykunuzda hepinize gelecek
Kalmamış vicdan insafınız kanınızla arayın bulun
Senin İçin…
Cuma ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Ağlayınca fırtınayı hep bildik tanıdık sayarız Beden yaşlanmak içindir geçecektir ömür Dokunurken yüreğinin yalnızlığı ben ordayım Mehmet KAYA
Hüzün zamanı geceye hepimiz kem bakarız
Gece uzun olsa sonunda gündüze erecektir
Kaybolmaz aydınlık vardır yaşanacaklarımız
Sızlayınca yürek benliğimiz kara bir kömür
Kıymet bilir sızlayan yürek kalsada ayazda
Boran olsa atacaktır yürek kış olsada ömür
Ömür son nefeste biter budur benim bildiğim
Zaman akar su gibi içimize derya olur zehiri
Yalnızlıkta çarpacak sendedir benim yüreğim
Köy kokulu yarim…
Pazartesi ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Köy kokusunda bir yardı sevdiğim Köy kokusunda bir yardı sevdiğim Mehmet KAYA
Parmağını yek basar sazın teline
Gül kokulu güze benzer sevdiğim
Sazın çalar bakmaz kırılan teline
Bağlamada sıra perdeye benzer
Saçında dalga var yeldir sevdiğim
Bağlamada kakül püsküle benzer
Kalemlerimiz…
Cuma ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Bir kalemdir çıkmaz mürekkebi kin kusar Bir kalemdir mürekkebi silinmez bakidir Bir kalemdir mürekkebi karadır geceden
Nasırlı kirli eldedir arada bir eksik yazar
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Kimdeyse kalem içtendir sızan damlalar
Kınalı bir yardaysa yazana hüzün verir
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Seçer heceyi gam yükünde kini gizletir
Tükense dizeleri bitse harften heceden
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Mevsimsiz turna geçse bilirizki yüceden
Bir kalemdir eğri yazsa yaşlı titreyen elde
Akıldır bitmiş tükenmiş olsa da nice serde
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Zamansız ölüm bir bahane ölünen yerde
Mehmet KAYA
Ay ışığında saklı kalan…
Çarşamba ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Gün akşam olduğunda bozkırda sessizlik aniden gelirdi. İzlediği patikadan kimler gelip kimler geçti düşüncesinin harmanında bazen bir atlı, bazen bir göç kervanı, arada bir yabanın gerçek sahibi canlıların ayak izine rastlanıp bilmeden basarak hızla yoluna devam ediyordu. Bir dereyi takip eden yol desen yola benzemez iz desen ize benzemez bu patikadan arada koşarak arada yürüyerek, baldırlarıma batan deve dikenlerinde kendine geliyordu. Ay bütün parlaklığını dolunay olabilme haline geçerken doğuya bakan yamaçlara ışığını vermişti. Geceye hükmeden tiz haykırışlı gece şahinleri, başkuşlar, ve çok uzaklardan hakimiyet sınırlarını belirleyici ulumalarını tehditkar bir şekilde ilan eden bozkurtlar zaten gecelerin en bestekar ürpertecisiydi. Sabah şafak vaktinden beridir yürümek herkesin harcı değildi. Bir tam gün boyunca yürümek gerçekten zordu. Yürümek için kanlı canlı diri olmak gerekirdi. Genç adam zaten yürüyecek koşacak yaştaydı. Henüz ondört yaşına yeni girmişti. Genç adam o yaşa geldiğinde atada binerdi silahta kullanırdı. Terli ata su verilmeyeceğini öğreneli yıllar olmuştu. Güreşte dövüşte geri durmazdı. Gece veya gündüz olması ıssıza yabana uzun mesafelere gitmesine engel sayılmazdı. Köy yaşamı insanı erken kavurur tava getirirdi. Korkular asla ertelenmez başa bela edilmezdi. Ertelenen korkular insanın karşısına devleşerek çıkacağından hayatta her şey erkenden karşılanır öğrenilir yaşanırdı. Gül yanaklı sevgililer o yaşlarda edinilir, uğruna geceler gündüze çevrilirdi. Ucu oyalı nakışlı mendiller koyunda saklanır içindeki güller yatmadan önce koklanırdı. Gözgöze gelinince bütün dünyanın çiçek bahçeleri seyredilir, güzelliklere seyre dalınırdı. Yaşadıklarını bildiklerini yürüdüğü patika yola anlatmak istercesine, kendin emin adımlarla karanlıktan yürüyordu. Arada ay ışığının vurduğu dönemeçleri bir bir dönerken çayırlık olan sulak derenin kenarında ay karanlığında mola verdi. Yıllar öncesinde büyük taşlarla yapılmış sıra sıra taşların üzerine oturdu. Yeni başladığı meret sigaradan bir tanesini yakarak derin bir nefes çekti. Babası çok tembihlemesine nasihat etmesine rağmen yinede bu zıkkımı içiyordu. Doğuya bakan yamaçlarını ayın ışığı iyice belirginleştirmiş keven ve borcaklar daha belirgin sığır kuyrukları daha net şekilde görünür olmuştu. Sigarasını bitirmek üzereyken bir gülüşme kahkaha sesi ve ayak seslerini duyan genç adam sigarasını oturduğu taşta el yordamıyla bulduğu bir çukurda söndürdü. Duyduğu sesin ne taraftan geldiğini anlamaya çalışırken etrafı çayırlık çimenlik olan bu dereye bağlantı gibi görünen küçük bir dere yatağından kendisine doğru koşanları farketti. Oturduğu taştan yavaşça kayarak taşın arkasına geçip beklemeye başladı. Gelenlerin sesinden ve konuşmalarından iki kişi olduğunu birinin genç erkek birininde genç bir bayan olduğunu anladı. Suskunluğunu korumaya ve gelenlerin derenin kenarına gelince ne tarafa gideceklerini beklemeye başladı. Bozkırın en meşhur bitki örtüsü sayılan keven ve borcakların arasındaki ince patika yol derenini kenarına çayırlık alana gelince ya sağa ya sola dönmeleri gerekiyordu. Çayırlık alana önce kadın gelmişti. Sekiz on metre kadar arkasında da erkek koşarak arkasından takip ederek geliyordu. Genç adam derenin doğu tarafında sıra taşların arkasında oturmuş gelenleri iziliyordu. Gelenler batı tarafta kaldığından ay ışığında net olarak görülüp seçiliyordu. Önde koşan kadın çayırlık alana gelince birden üzerindeki kıyafetleri çıkarıp çayırlık alana atmaya başladığında takibinde olan erkekte aynısı yapmaya başladı. Genç adam ay karanlığında olduğundan onu görmeleri imkansızdı. Zaten görünmemek içinde taşın arkasına geçmiş oturmuştu. Sanki olacakları biliyormuşcasına oturduğu yer gelenleri tam olarak görüyordu. Genç adamın artık oturduğu yerden kalkması hem mümkün değildi hemde doğru olmazdı. Çayırlık alanda bu genç çift bir iki dakikanın içinde çırılçıplak kalmıştı. Konuşmaların her kelimesini duyan genç adam bu çiftin bir hafta önce yeni evlendiklerini bile duymuştu. Mesafe neredeyse otuz metre civarında olduğundan nefeslerini bile duyabiliyordu. Turnaların dansına benzer bir tören benzerliğindeki bu çiftin oynaşmaları, sevişmeleri, cilveleşmeleri sakin sakin akan derenin buğulu sularına karışıyordu. Zaman zaman kahkahaları cilveleri yağmura susamış toprak kokusunun enfes kokusuna benziyordu. Mevsim yaz olmasına yazdı ama bozkırın dingin geceleri ayaza keser, arada nadiren de olsa kırağı yağdırır hafiften buza dönerdi. Devam eden bu törenin bir sonu olmalıydı çünkü dolunay birazdan derenin içini tamamen aydınlatacak genç adamın görünme riski ortaya çıkacaktı. Şuh bir gülüşün ardından bir metre derinliğindeki dereye ilk giren yine kadın olmuştu. Sevgilisini yüksek sesle çağırırken orada kendilerinden başka kimsenin olmadığından o kadar emindiler. Yüksek sesle gülüşmekten oynaşmaktan konuşmaktan hiç çekinmiyorlardı. Genç adam ayın ışığını bir kere daha hesapladı, derenin akan sularına karışan şuh sesler arasında törenin bitmeyeceği kanaatine vardı. Seslere bakılırsa törenin daha uzayacağı fakat kendisinin de ay ışında net olarak ortaya çıkacağında olacakların hiçte iyi olmayacağını hesap etti. Yerden bir taş alarak kendilerinde beş on metre derenin yukarısına suyun ortasına attı. İkisi birden suyun ortasında donakalmıştı!!! Suya düşen taşın sesiyle irkilip birbirlerine iyice sokuldular fısıldaşmaya başladılar. Sonra ikisi birden sudan çıkarak çayırlık alana dağılmış olan çamaşırlarını hızla topladılar. Geldikleri yoldan ay ışığında yarışırcasına küçük dere yatağına yöneldiler. Beş dakika sonra gözden kayboldular. Gidenlerin ardından bakan genç adam ayağa kalkıp derin bir nefes aldı olanları düşündü davranışı doğru muydu? Ve genç adam kendince; İki beden aşka açtı, suda çayırda çimende Dörtlüğü mırıldandı…. Acaba onbeşinde değilde yirmisinde olsa nasıl davranırdı bu düşüncelerle derenin karşısına suyun içinde bulun taşlardan basarak geçti. Çünkü evi derenin yukarısında sol tarataydı. Yola derenin sol tarafından devam etmesi gerekiyordu. Genç çiftin çamaşırlarını çıkarıp attığı yerden geçerken çimenler üzerinde bir karaltı gördü eğilip eline aldığında bunun çok yapraklı bir nüfus cüzdanı olduğunu anladı. Çakmağını yakarak kime ait olduğunu merak ettiğinde yakın bir köyden birinin olduğunu gördü. Cüzdanı alıp kendi cüzdanının yanına koyarak gecenin karanlığında evine doğru yola çıktı. Vakit gece yarısını geçeli epey olmuştu evine varıp uyumaya çalışırken bu cüzdanın sahibinin sevişen çiftlerden erkek olanın olması gerektiğine karar verdi. Sabah olunca araştırıp soruşturacaktı ama nasıl? Sonraki gün akşama kadar bu cüzdanı sahibine nasıl vermesi gerektiğini düşünüp durdu. Ne diyecekti? Ben sizi izledim cüzdanınızı oradan kaçarken düşürmüşsünüz buyrun mu diyecekti? Amcasının oğlu genç adamı sonuna kadar dinledi ve ekledi; Genç adam düşündü ve en doğrusunun bu yol olduğuna karar verip cüzdanı amcasının oğluna verdi. Bu arada yakında kimin düğünü olmuş öğrenmişti. Uzaktan bile olsa sima olarak biliyordu tanıdığı biriydi. Ayağa kalkıp evlerine doğru yürümeye başladıklarında ikisi aynı anda birbirlerine dönerek bir şeyler diyecek oldular. Amca oğlu baskın çıktı; Bir hafta sonra cüzdan postaneden başka bir isimle köye postalanmış ve duyanlar şaşkınlaklarını gizleyememişlerdi. Hatta genç adamın babası bile bir akşam konuyu evdekilere anlatmıştı; Genç adam nedenini biliyordu ama söyleyemezdi ve asla da söylenmezdi. Mehmet Kaya
Ayışığında genç kadının bedeni ay parlaklığının üstünde karbeyazdı. Ayakta devam eden dokunuşlar güreşe benzesede arada birleşip koklaşıyorlar, hasret sonu harmanı gibi bedenlerini birbirine yaslayıp sarmaşık misalı birbirlerine sarılıyorlardı. Mistik bir törenin devam eden ince ayrıntılarına benzer durumda bütün soğuk havaya, ayaza rağmen davranışlarında en küçük bir yavaşlama olmuyor, akan sudan birbirlerine avuçlarıyla serin suları sıçratıyorlardı.
Suyun içindeki tören yılların birikmiş özlemine merhem olurken, ay karanlığında olan genç adama ayın ışığının gelmesine beş metre kadar kalmış genç adam bu törenin bitiricisi olmak istemiyordu.
Çünkü taşı atmasa kendisini aydınlatmasına üç metre kalan ay ışığının tam ortasında kalacaktı. Bulunduğu yerden görülmesi imkansızdı ama biraz sonra ay ışığı vurunca mutlaka görülürdü. Bu durum hem kendisi için hemde çift için hiçte iyi olmazdı.
Bolca seviştiler ay ışığında, yıldızlı gecede
Ertelenmişti aşk, serinlikte taş düştü suya
Daha yaşanacaklar var, beklenen gecelerde
Olmazdı mümkün değildi…
Bir hafta cüzdanı cebinde gezdir ama bir türlü nasıl teslim edeceğine karar veremedi. En sonunda amcasının büyük oğluna konuyu açmakta yarar olacağına karar verdi. İyi konuşurlardı severlerdi birbirlerini aradaki yaş farkına rağmen iyi anlarlardı. İkinde vakti amcasının evine gidip konuşmak istediğini söyleyip evden ayrıldılar. Genç adamla amca oğlu beraberce yakınlardaki yüksek bir tepenin üzerinde oturup durumu izah etti. Durumu olduğu gibi anlattı.
-Bu konuyu aman ha kimselere bahsetme ben yakında şehire gidecem oradan posta ile köyüne gönderelim, dedi.
-Söyle bakalım ne diyecektin? Genç adam;
-Bu konuyu bir kere bile konuşmayalım olurmu diyecektim, dedi. İkisi birden gülüşmeye başladılar ve amca oğlu;
-Bende aynısı sana diyecektim lafı ağzımdan aldın, dedi.
-Cüzdanı bulan kişi niye kendisine vermedi de postaneden gönderdi anlamadım, demişti.
Bitmeyen Hayaller…
Cuma ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Umut bir ekmekti fakirin yedikçe bitmezdi Sonu hiç yoktu umudun derya deniz gibi Mehmet Kaya
Erirse umutlarımız biterse yakarız yenisini
Ertelenirdi başka yoktu çaresi hayallerde
Hayal tutmayınca günler yarınlar bitmezdi
Dalgaydı martı çırpınışında okyanus gibi
Terinde tuzu aratır derde derman hekimi
Umut ekmekte tuza benzer aranır bal gibi
Düşlerde kaldı yarim…
Cuma ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Serde duman olur körpe yaşında Kaşları yaya benzer oktur kirpiği İnce bel benzer taze dala fidana Mehmet Kaya
Yazmasın unutur çeşme başında
Bir türkü seda olur dağın taşında
Sesi bülbüle kin olur yaz kışında
Yanak güle benzer aldır sürdüğü
Sırma saçına beş beliktir ördüğü
Deli taya benzeşir yiğittir sevdiği
Gülüşü şakraktır can katar cana
Esen yel dalga verir güllü fistana
Uçuşur güllü fistan salına salına
Tutunmak…
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gün olur seher vaktinde firar eder ya yüreğiniz Göle yeşil vurunca sadeleşir ya masum yüzünüz Mehmet Kaya
Güneşe hat çeker baktığınız noktaya gözleriniz
Kaderde tutunmak varsa uçan örümcek ağında
Her zehirde sabit bulunur panzehirdir yüreğiniz
Bilmeyince yüzmeyi çekilir ya damarınız kanınız
Kaderde tutunmak varsa bir zambak yaprağına
Her nehirde bir yaprak yüzer atacaksa yüreğiniz
Yapraksız üzüm salkımında…
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Yaşarken yaşımızın farkına iki sene sonra varırız Artık sondur yetmişe dayanınca benliğimiz yaşımız Mehmet Kaya
Yaş otuz olunca koca kırkı gösterir bedenlerimiz
Şarap yaşı otuzbeş olsada mistik kokan şiirlerde
Elliye varınca ara açılır yetmiş olur bedenlerimiz
Koca bebektir benliğimiz bedenimiz yok ki farkımız
Benzer hazanda sonu kışa kalmış salkımda üzüme
Seksen olunca yaş tükeniştir son olur bedenlerimiz
Derin Vadilere Selam Olsun…
Çarşamba ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Derin vadilerden duyduğum selam yankılı haykırışlarında Kara kışta buz kesen tipilerde üşüsem şakrak gülüşlerinde Mehmet Kaya
Yağmur yüklü damlalar, bulut gibi özlem kokan yel olsam
Solmuş çiçeklerde bir yaprak olsam kurusam sohbaharda
Turnalara göç zamanı yerimde kalıp mıhlansam kış olsam
Sis çöken koyaklarda keskin kokulu mis kokan kekik olsam
İlkbaharda canversem kurumaya yüz tutmuş çayır çimene
Turnalara göç zamanı yerimde kalıp mıhlansam yaz olsam
Selman Usta’nın Anısına…
Salı ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Bir törense bulunduğunuz ve bazen bir dost kaybedilirse derinden etkilenir üzülürsünüz ağlarsınız. Bu tören ölüm töreni olunca her atılan bir kürek toprakta sızlayınca benliğiniz, o günün akşamında sorgularsınız ay doğunca geceye bakar lanet okursunuz. Ve suskunluğa kucak açarsınız, çünkü her gece yarım ölümdür…. Paylaşmışsanız arkadaşlığınızı çocukluğunuzu dalarsınız derin düşlere sonsuz gecede kaybetmeyi kabullenebilmenin ağırlığını yükünü yüreğinizde hissedersiniz…. İşte böyle bir gecede dilinizden ne dökülebilir bilinmez ama benim dilimden dökülenler ve yazdıklarım; Keseri kalıbına karşı geldi dik durdu söz eyledi Ölüm de bahane var inkar eder hiç istemeyiz
Tarih 23 eylül dolunaya sadece bir gün var
Yıkılan koca bir çınar İmamlı’da matem var
Aşağıdan yel eser hava serin nemli ve tuzlu
Gözler ıslak kirpiklerde kanlı damla yaş var
Kabri kazmasıyla kazıldı ak toprağı yere serildi
Acı haber tez duyuldu nice derin uyku bölündü
Sabah bütün Silifke’de civar köyde sela verildi
İki oğul bir de yari var acısını biz hiç bilmeyiz
Düştüğü yeri yakan ateştir kor olup kavurur
Gitmişti Selman usta yoluna yoldaş gelmeyiz.
Değerli arkadaşım Selman Usta ruhun şad olsun…
Mehmet Kaya
Tatlı Bahşiş Kebabı…
Çarşamba ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Kara kuru, çelimsiz bir çocuktu, henüz 12 yaşındaydı. Herkes gibi idealleri için köyünden çıkıp, o koskoca şehire gelmişti. Daha önce hiç görmediği, bilmediğ,i ama biliyormuş gibicesine dört elle sarıldığı mesleğinin ilk günleriydi. Her şeyi sorguladığı, sorgularken korkularını hiç bir zaman ertelemediği, bilinmeyenlere hep büyük bir merakla sarıldığı zamanlardı. İlk günlerinde en büyük bilinmeyeni, öğrenmek istediği telefonla konuşmaktı. Her akşam iş çıkışından evine varıncaya kadar, günlerce, telefonla nasıl konuşulacağını ezberlemeye çalıştı. Hayalinde telefon çaldırdı, ahizeyi kaldırıp yüksek sesle gelen telefona cevap vermeye çalıştı. Konuşmasını beğenmediğinin farkına vardığında, henüz bir haftadır çalışıyordu. Köyde herkes gibi konuşuyordu ama burada aynı konuşulmayacağını biliyordu. Sabahları erkenden işyerine gelir, kapıları açar, işyerini havalandırırdı. Temizliğini yapıp, takımları yerli yerine yerleştirdikten sonra da çöp kovasını alıp sokağın köşesindeki çöp bidonuna yöneldiğinde, her sabah çalıştığı işyerinin tam karşısındaki kebapçının kıymaları doğramaya başladığını görürdü. Çöp dökülüp de camlar silinirken, yine öğleye doğru pişecek dürümlere sarılacak o mis kokulu kebapların ateşini yakmak için kömürü tutuşturmaya çalışan ustanın yelpazesi, yanıp çıtırdayan kıvılcımları, mangalda dans ettirmeye başlardı. Arada kebapçının tezgahına gözü kaysa da, hiç yemediği bu kebabın tadının, her sabah çayla yediği simite benzemediğini bilirdi. Haftalığı azıcıktı, kendisine bile yetmiyordu. Günler gelip geçiyor, mesleğin her aşamasını gördükçe hiç bitmeyen öğrenme merakı günden güne artıyor, ama her gün de işyerinin tam kaşısındaki kebapçının o mis kokulu dürümünün tadına erişmezlik devam ediyordu. Tutku olup insanı sabırtaşına çeviren bu bilinmeyen tadı hep merak ettiğinden, haftalığına zam yapılmasını beklemeye başladı. Bir gün, bir işi müşteriye götürmesi gerekiyordu. Patronu adresi tarif etmiş, kolay bulması için de bir tarifname çizmişti. Kebabçının taburelerinden birine tünedi ve siparişini verdi. O gün yediği dürüm kebabın tadını da hiç bir yerde hiç bir zaman alamayacağını bilmeden altı ayda erişebildiği kebaptan doyasıya yedi. Artık mutluydu altı ay beklese de dürüm kebaptan yiyebilmişti. Hiç çekinmeden gocunmadan söylemek istiyorum yukarıda yazılanlar ayan beyan bir itiraftır. Hayatta erişilmesi zor olan ne varsa elde edildiğinde kıymeti bilini rmi? Ya da çekilen katlanılan zorluklar unutulur mu? Bilinmez,,, İTİRAF EDİYORUM…!!!! Saygılarımla…
Öğle saatlerinde yediği zeytin ve ekmeğe de benzemediğine emindi.
Arada domates ekmek yediği de olurdu ama, yine de bu dürümün tadı farklı olmalıydı!
Acaba bu kebabın tadı nasıldı? Leziz miydi?
,
Hergün öğleye doğru yemek saatinde herkes dürümlerini eline alıp ayakta yerken, işyerinin camından defalarca görüp, dürümün tadının nasıl olduğunu hep merak eder ama bir türlü de yiyemezdi.
Bazen işyerinde çalışan ustalar öğle saatinde dürüm söyletirlerdi kendilerine, ama kimse bu çocuğa sende yer misin demezdi… Ne olurdu ki bir kere deseniz olmaz mıydı?
Ustaların dürümleri hazırlanırken, kokusundan lezzetli olduğunu anlıyordu ama, bir türlü tadına varamamıştı.
Hiç olmazsa bir gün, bugün kendine de bir dürüm yaptır, deseydiniz ya…. Niye demediniz ki….
Haftalığını her aldığında elli kere hesap yapardı, ama bir türlü dürüm yaptıracak para kalmıyordu….
Tarifnamesi elinde, müşterinin işi bisikletin arkasına bağlı durumda yola koyuldu. Yarım saat pedal çevirmekle adresi buldu. İşi teslim edip işin parasını aldıktan sonra kapıya yöneldiği sırada, işyerinin sahibinin sesiyle durdu. Yanına gelen bu adam, elini cebine atıp haftalığından daha fazlasına tekabül eden bir miktar parayı bu çocuğa uzattı.
Aylardır merak ettiği ama tadına hiç bakamadığı kabaptan bir türlü yiyemeyen bu çocuk, aldığı bahşişi cebine koyarken, damağında kebabın tadını hisseder gibi oldu. İşyerine döndüğünde öğle yemeğinin saati gelmişti. Teslim ettiği işin parasını patronuna verdikten sonra yemek için izin isteyip kapıdan dışarı çıktı. Hedefi tam altı aydır tadına bakamadığı, gidemediği kebabçıydı.
Hiç tadını bilmeden altı ay boyunca o kebaba bakan ve yiyemeyen o çocuk bendim…!!!
Samanyolunda sevişmek…
Pazartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Yıldızlar altında karanlık bir geceydi seviştiğimiz Geceye kısa sevişmeler söz olur sonu hoş olmalı Baykuş öter ses olur ezgili bir name gibi saz olur Mehmet Kaya
Sonsuz akan bir ırmaktı samanyolunda gecemiz
Battı batacaktı hilal şafak vaktiydi cümle alemde
Seher vakti sabah yakındı şimaldı kalan tek yıldız
Sevişmeler yankılandı yıldızlara sabah kış olmalı
Batarken hilal tepeden aşka yorgun bedenlerimiz
Gecelere yeniden özlem kokan ilaç gibi ter olmalı
Uykudadır çimen çiçek uyanırsa gecede söz olur
Batsada hilal doğacaktır yine gelecek gecelerimiz
Üşüsede benliğimiz bedenlerimiz dolunay ay olur
Sensizlikte sevda…
Cumartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
İsmini sevda koydukları gerçekten aşkmıdır Sensizlikten gölgem bile küskün bana
Külü savuran poyraz, yürekte esen yelmidir
Yürekte ki fırtına sevene esen yel değilse
Tozu dumana söz eyleyen yoksa yarmıdır
Sana özlemdir kalan gölgem balçıkta
Kör düğümü çözmek haramdır bana
Duran saattir zaman akacaktır daha
Ben enjektör ve kendim….
Cumartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
En büyük servetin sağlık olduğunu düşünüyordum birden bir elimin bir kolumun olmadığını düşündüm. Ya gözümün biri olmasaydı..!! Benim gibi bir insan hareket ederken göz derinliğini algılayamazsa yürüyemezdi bile, hatta yerinden bile kıpırdayamazdı…! Halime şükrettim… Halime bir kere daha şükrettim… Sonra birden elimin, ayağımın, bedenimin bir eksikliğini kusurunu düşünmek dahi içimi ürpertmeye yetti ve arttı bile… Kendime dedim ki lan Memet; Kendim bana; Bu arada elli yaşlarda tahmin ettiğim biri kapıdan içeriye girip selam verdikten sonra; Adamı dikizlemeye başladım. Yüzüne bakılırsa fena durumdaydı. Babacan görünümlü sağlıkçı amcayı eskiden tanıyordu konuşmasından belli oluyordu. Boş kabine geçip uzanması söylendiğinde bu adamın yüzündeki ifade sanki darağacına asılmaya gider gibi bir hal almıştı. Babacan sağlıkçı amca yanındaki çalışan bayana bir kaç teni ilaç isimlerini söyleyince bayanın elleri otomatik bir kol gibi rafın gözlerini açıp kapamaya başladı. Önüne üç dört tane kadar ilacı yanyana koyup şırıngaya el attığında bu ellili yaşlardaki adam sanki bir yerleri testereyle kesiliyormuş gibi bir şekil almıştı. Yüzünü buruşturup el mecbur ayak ne yapsın misali kabindeki yatağa isteksizce uzandı. İlaç ampullerini tek tek kırıp enjektöre zerk edişini duyduğunda içini bir titreme heyevan kapladığı belli oluyordu. Enjektöre ilaçlar alınınca biraz sonra olacakları bilen ellili yaşlardaki adamın kalçalarına kramplar girmeye başlamış, sanki taş kesilmişti. Bayan iğneyi kendisinin yapacağını sanarak adama doğru yönelince; Kendimle birbirimize bakarken iğne vurulan adam yerinden kalkıp kapıya yöneldiğinde topallıyordu. Topallarken sol eli kalçasının üzerinde iğnenin vurulduğu yerin acısını dağıtmaya çalışıyordu. Kapıdan çıkarken babacana seslendi,, Ben kendim ve iğneden korkan adam üçümüzde kapıdan merdivenlere yönelirken üçümüzde tekrar tek beden olarak topallamaya başladık. Sağlık dolu, neşe dolu, iğnesiz (gerekirse iğneli) günler dileğimle… Saygılar…
İçim cız etti!!!
Ya iki gözümde kör olsaydı!!!
–Binlerce milyonlarca miyarlarca şükretsene şu haline bak sapasağlamsın, dedim.
Kendimden gelen cevap aynen şöyleydi;
Bir kere lan diye konuşma zaten her zaman her durumda şükretmezmisin?
–Ediyormuyum, dedim.
Kendimin biraz duraksadıktan sonra;
Bir dakika her insan iç dünyasında kendisine mutlaka serzenişlerde bulunur ve lan der, dedim.
Kendim;
–İyi ama sen kendine bile olsa lan deme her yerde bu kelimeye ifrit olmuyormusun kullanma o zaman.
Kendimi kızdırmamalıydım;
–Peki tamam kullanmayacam söz, dedim…
Sanki sağlık kabininde değildim de kendimle bir yerde oturmuş sohbet ediyor, dertleşiyordum. Kendime tekrar dedimki;
– Sen niye isyankar değilsin? dedim. Hayatından çokmu memnunsun ki hiç moralini bozmuyorsun? dedim. Moralin bozuk olsa bile kısa bir süre sana yetiyor ve eski haline nasıl gelebiliyorsun?
–Şşşşşş bu soruyu sevmedim…!!!
–Böyle bir sorumu olur seninkide lafmı? !!!
–Dünyanın bin türlü hali var etrafına bir bak ve incele nler neler göreceksin…!!!
–Parmağın ağrıdığında diğer parmağının ağrıdığınıda bir düşün…!!!
–Elinmi ağrıyor veya sızlıyor diğer elininde ağrıdığını veya sızladığını bir düşün…!!!
–Gözünün biri görmüyorsa diğerini bir kapat hele bak birine mutlaka ihtiyacın var…!!!
–Kulağının duymadığını hiç düşündünmü? bir düşünsene…!!!
–Yatalak olduğunu veya felçli olduğunu bir düşün…!!! Birinin sana yemek yedirmeye çalıştığını hayal etmekten çekinme…!!!!
–Akşam olunca kuru ekmeği bulamayan dünyada sence kaç insan var? !!!
–Günlerce banyo yapmadığını hiç düşündünmü? Kaşınmaktan kendini alamadığını bir düşün hele…!!!
–Birilerinin getireceği bir lokma yemeği hiç bekledinmi? Bekleyebilirmisin tahammülün varmıdır böyle bir duruma?!!!
Kendim böyleydim işte sıralamaya başladımmı sıralardım. DUR YETER ARTIK dedim… Söylenmek için fırsat kolluyordu.
–Baba çok fenayım ve halsizim beni ayağa kaldıracak bir iğne yaparmısın? dedi.
–Bir dakka o iğneyi benim yapmam gerekiyor, dedi.
Enjektörü eline alan babacan amca yatan adamın tam yanına gelip;
–Ne durumdasın bakalım, dedi.
İğneyi yaptıracak olan adam;
–Durrr, dedi.
Haydaaa bu da nesi? İğne yapılacak yapılmayada niye dursunki sırasımı şimdi? bekleyenler var. Babacan adam beklemeye, iğne yapılacak olan adamda sağa sola kıvranmaya başladığında yanındaki görevli bayana;
–Kızım bak bu adam gibi hastalarımıza özen göstereceksin, eline enjektörü alıp hemen iğne yapmayacaksın, gerekirse hastanın kendisi yap diyecek öyle yapacaksın, dedi.
Bayan biraz afallamış bir vayizette;
–Peki tamam, dedi ama niye tamam dediğini kendisi bile anlamamıştı. Öyle ya biri sağlık kabinine iğne yaptırmaya gelmişse yatar iğnesini yaptırır giderdi.
Kabin yatağında iğne yapılacak adamın sağa sola kıvranan hareketleri bir beş dakika kadar sürdü ve
–Tamam şimdi..!!!! dediğinde iğne zaten kalçaya çoktan batmıştı.
İşte böyle bir durumda ben lan derdim. İçimden;
–Yuhh lan kocaman adamsın bu yaşa gelmişsin iğneden bile korkuyorsun, dedim. Enjektör enjektörlüğünü yapmış her zamanki iyiliğinin bedelini çöpe atılarak almıştı bile ama bizim hasta adam hala yatağında uzun uzadıya duruyor;
–Amca hala bitmedimi? dediğinde babacan sağlıkçı amcanın o gevrek gülmesi kabinin içinde yankılanıyordu.
–Çoktaaan bitti.
Ben kendime kendim bana bakışırken az önce iğneyi yiyen adamda bize bakıyordu. İğneyi yiyen adamın bakışları çok anlamsızdı. Hepsi hepsi bir iğneydi hemde sağlık içindi.
Sağlık dünyanın en büyük serveti iken bu bakışları bende çok anlamsız buldum.
–Baba kendin için sağlık sıhhatin için bizim sokaktan bir süreliğine geçme.
Sağlık kabininde gülüşmelerin arasından sağlıkçının sesi herkesin sesini bastırdı;
–Delimisin sen oğlum ihtiyar olduğuma bakma, sizin sokaktan geçmeyecek kadar akıllıyım. Daha aklım başımda, dedi.
Nede olsa konu sağlık olduğu için üçümüz bir beden olup bütün cesaretimizle kocaman bir iğne yemiştik.
Kanlı Kaval…
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Çobanlığı babasından hatta dedesinden süregelen bir iş olarak bilirdi, bildiği başka da bir işi de yoktu. Adı lakabı Çoban Mustafa idi. Civardaki bütün herkes koyunlarını güvenerek teslim eder hayvanlarının Çoban Mustafa’nın sürüsünde olmasından memnundular. Her sabah koyunlarını Çoban Mustafa’nın önüne katarlardı. Çünkü bilirlerdi ki akşam hayvanlarının karınları tok ve sayıları eksiksiz olarak gelecekti. Çoban Mustafa’nın bütün gayesi amacı köyünden toparladığı koyunların karınlarını en iyi şekilde nerde doyurabilirdi tek düşüncesi her zaman buydu. Bekar olduğundan çok fazla da geçim derdi filan düşünmezdi. Sürüsünü yayacak otlatacak uygun yer bulunca bir gölgeye oturur ve kavalını konuştururdu. Sadece gözüyle sevdiği bir sevdiği vardı ama kendisinden başka kimsenin haberi olmayan bu sevdasını sadece kavalı bilirdi. Dertleşirlerdi kavalıyla uzun havaları, ağıtları, günümüzde artık sonu gelip tükenmek üzere olan yanık türkülerin coşkularını, beraber yaşarlardı. En sevdiği yer Karadağ’ın etekleri ve yamaçlarıydı ve sürüsünü hep oralara götürmeyi yeğlerdi. Karadağ’ın yamaçları hayvanlarının devamlılığı için bir cennetti bereketti. Ama her öğlen tepe aşağı bütün sürüyü indirmesini hiç ama hiç sevmezdi. Ama sevmese de mecburdu. Kıyamazdı sürüsüne zorda olsa sürüsünü kavalı ile idare eder yönlendirir derede sulardı. İşini sevmese yapmarmıydı yapmazdı. Ama en iyi bildiği işi buydu. Çobanlık onun için vazgeçilmez bir durumdu. Her gün öğleye doğru hayvanların su saati geldiğinde bu su işine kendince çare arar düşünür dururdu. Günler haftaları haftalar ayları aylar yılları kovalayıp dururken bir gün daha önceleri hiç oturmadığı taşlık kuru bir duvarın üzerine taşlarla bir kuytu gölgelik yaptı. Artık bu gölgeliği kullanıyor oradan sürüsüne gözkulak oluyordu. Bir akşam sürüsüyle köyüne vardığında komşusunun evinin önündeki kalabalığı gördü. Sürüyü aceleyle ağıllarına katarak kalabalığın içine daldı. Kaval dedesinden babasına babasından kendisine hatıraydı. Dedesi gençliğinde sevdiğine aşkını anlatmak için kendi elleriyle yapmıştı ve ninesi önce dedesinin bu yanık sesli kavalına sonra da dedesine vurulmuştu. Kavalın namı köyün dışına etraf köylere bile yayılmıştı. Çok isteyenler olmuştu da verilmemişti. Çoban Mustafa bu hatırata gözü gibi bakar, canı gibi korurdu. Yeni yaptığı taştan gölgeliğine vardığında vakit kuşluk vaktini biraz da geçmişti. Duvara yaslanıp gece olanları düşündü bir gün kendisinin de aynı şekilde ebedi ihtirahate gideceğini bilerek gözlerini kapattı. Uykusu gelmişti, sürüsünün durumuna baktı ve biraz kestirmenin kendisine iyi geleceğini düşündü. Uyuduğu derin ama sak bir uykuydu. Bir saate yakın uyuduktan sonra başını kaldırıp sürüsünü kontrol ettikten sonra gözleri açık bir vaziyette yatmaya devam etti. Yattığı yerden yan dönerek yüzüne çok yakın olan yeşil bir otu kopardı ve koklamak için burnuna götürdüğünde şaştı kaldı. Yarpız otuydu bu ama burada yarpızın ne işi vardı. Yarpız otu mutlaka suyun olduğu yerde biterdi ama buralarda hiç bir su emaresi izi yoktu. Kalktı etrafı arazinin yapısını iyice inceledi. Buralarda suyun olmasının imkansızlığını görebiliyordu. Bulunduğu yer engebeli yer yer kayalık taşlık ama yüzeyide yoncalık otluk bir yerdi. Tekrar elindeki yarpız otunu kokladı kokusu yanıltmıyordu evet bu bir yarpız otuydu. Bu duruma şaşmıştı ama anlamda veremedi. Tekrar yan olarak yattı, yatarken kulağını etraftan topladığı otların üzerine gelecek şekilde ayarladı. Bir müddet sonra rüya gördüğünü sandı ama değildi. Yere doğru yasladığı kulağı kendisini kandırıyor olamazdı kulaklarına güvenirdi. Duyuyordu ama nerden nasıl geliyordu bu ses? Duyduğu ses doğruydu ve bu ses gürül gürül akan su sesiydi…. Kalkıp tekrar yattı dinledi bir kere daha olmadı inanamadı bi kere daha evet evet bu ses su sesiydi. Bir kaç gün önce saatlerce uğraşarak yaptığı taştan gölgeliğini şimdi şaşkın bir şekilde yıkmaya taşları yerinden sökmeye başladı. Arada bir sürüsünü kontrol edip tekrar taşları sökmeye devam etti. Uğraştıkça taşları eşeledikçe gözlerinin içi büyük bir tereddütle gülümsemeye başladı. Olabilirmiydi diye iç geçirirken söktüğü taşların nemli olduğunu taşların aralarındaki toprağın nerdeyse çamurlaşmaya başladığını gördükçe şaşkınlığı sevince dönüşüyordu ama tamda sevinmek istemiyordu. Bu arada sürüsüne kendisi kadar iyi bakan köpeğide yanına gelmişti ve sahibini izliyordu. İzlerken de durmadan kuyruğunu sallıyor diliyle de yalanıyordu. Köpeğinin gösterdiği davranış Çoban Mustafa’yı biraz daha cesaretlendirdi. Çalışmaya daha da iştahlı devam ederken artık elleri daha da çamurlaşmaya başlamıştı. Taşları artık daha kolay yerinden çıkarabiliyordu. Bir metreden fazla kazmıştı taşlık olan bu kuru duvarı ve mola vermek için dışarı çıktı. Sürünün su saatinin geçmek üzere olduğunu anlayınca sürüyü köpeğinin yardımıyla toparlayıp sulamaya götürdü. Hayvanlarını sularkende bir taraftan orada kazdığı yerde su olabileceğine akıl sır erdiremiyordu. Kafasndan bin bir türlü şeyler geçerken sürüsünü sulamış ve yine aynı yere gelmişti. Kazdığı çukurun kenarına gelince çukurun dipinde bir leğen şeklinde su biriktiğini gördü. Ayakkabısını çıkarıp ayakkabısıyla suyu dışarı boşaltmaya başladı. Su bitince de tekrar kazmaya devam etti. Kazdıkça sızıntı halinde çukura dolan suya bakıyor bir taraftanda seviniyordu. Sızıntının kaynağının büyük olması ihtimalle yüksekti. Elleriyle sökebildiği taşları sökmüştü ama taşlar artık daha büyüktü ve sökülmesi imkansız hale gelmişti. Kazı işine ara verip düşündü yarın bir kazma getirmeliydi büyük bir kazma getirirse elleriyle sökemediği taşları sökebilirdi. Akşama kadar kazdığı çukurun etrafında oyalanıp durdu. Eğer buradan bir su çıkarabilirse kendisi çok rahatlayacaktı. Her öğlen sürüyü sulamaya götürmeyecek sürüsünü burada sulayıp yorulmayacaktı. Sonraki sabah elinde kazmasıyla gelip kaldığı yerden devam etmek için çukurun kenarına geldiğinde çukurdaki suyun dahada fazlalaştığını gördü. Tekrar ayakkabısını çıkarıp suyu boşaltmaya başladığında bugün suyu çıkaracağına neredeyse adı kadar emindi. Kazmasını eline alıp işe başladığından bu yana bir saat geçmişti ki büyük bir gürültünün öncesindeki çatırtıları duyar duymaz çukurdan hızla çıktı. Daha kenara çıkıp ayağa kalmıştı ki biraz önce ayağını basıp kazma salladığı zemin neredeyse üç dört değirmeni döndürecek şekilde yerin altından bir taraftan gelip bir tarafa hızla akan nehirin akıntısına karışmış gitmişti. İçini bir korku kapladı. Ya biraz daha geç kalsaydı neler olurdu bir hayal kurdu. Kendisi de göçen zeminle beraber yerin altından hızla akan bu nehire yerin bilinmeyen delhizlerinde kaybolup gidecek ve ölecekti. Suyu bulmanın sevinci korkularını çabuk unutturdu. Kazmasını eline alıp çukurun kenarını yarmaya başladı. Taşlarla duvar örerek basamak yaparak suyu erişilebilir hale getirdi. Öğle olmuş yorulmuştu ama umrunda bile değildi. Artık sürüsünü buradan sulayacak her öğlen dereye inmek zorunda kalmayacaktı. İlk işi akan suyun içine düşme tehlikesini ortadan kaldırmak oldu. Taşlarla becerisini konuşturup hayvanlarının ve insanların suyunu içebileceği şekilde çalışmasını tamamlayıp sürüsünü toparladı ve bütün sürüyü suladı. Artık keyifliydiydi. Kavalını bir kaç gündür eline almamıştı, ama artık kavalı konuşturmanın, yanık ezgileri çalmanın zamanı gelmişti. Sonraki gün sabahtan itibaren Karadağ’ın otu, dikeni taşı toprağı, sürmeli kekliği, ürkek tavşanları, yüksekten uçan kartalları bile o meşhur kavalın namelerini sevinçlerini ezgilerini can kulağı ile dinliyorlardı. Günler günlerin peşinden, aylar ayları ardından, yıllar yılları kovaladı. Bir gün Çoban Mustafa kendi elleriyle bu azgın yeraltı nehirinin ehlileştirdiği taşlardan yaptığı pınarı bozulmaya başladı. İtinayla yerleştirdiği taşları yerinden oynamaya, kurduğu düzeneği bozulmaya başladı. Öğle saatlerinde hayvanlarını suladıktan sonra pınarı düzenlemeye tamir etmeye karar verdi. Üstünü duvarla kapattığı azgın nehirin tam üzerinde taşları yerinden oynatmaya açılan gedikleri tamir etmeye çalışırken koynuna koyduğu kavalı yerinden kayarak taşların üzerine düştü. Alabilmek için hamle yaptı ama beceremedi kaval taşların arasından yuvarlanıp kayarak bilinmeyene hızla akan nehire düştü ve anında kayboldu. Çoban Mustafa’nın gözleri karardı, birden nefesi tutuldu. Donakalmıştı !!! Nasıl olurdu böyle salakça bir davranışta bulundum diyerek kendine kızmaya küfürler etmeye başladı. Dışarıya çıktı beyni durmuştu. Nasıl bir adamım ki ben bir andaçı yadigari suya düşürdüm diyerek hayıflanmaya hiddetlenmeye başladı. Bu akan bir dere değildiki koşup takip edip bir yerde yakalasın, suya düşmesiyle gözden kaybolmasının arası üç beş saniyelik bir olaydı. Oturup saatlerce düşündü ama yapacağı hiç bir şey yoktu. Yeni bir kavalı nerden bulacaktı? ya da nasıl yapacaktı? Hayatında hiç kaval yapmamıştı becerebilirmiydi? O gün akşama kadar hep kavalını düşündü durdu. Akşam olunca sürüsüyle beraber köyüne vardı. O gece uyku tutmamıştı sabahlara kadar düşündü durdu ve sabaha karşı biraz uyuyabildi. Sonraki gün elinde bıçağı ile sabahtan akşama kadar uğraştı didindi durdu ama olmuyordu yapamıyordu. Nerde satılırdı bu kaval onu bile bilmiyordu. Sonraki günlerde morali bozuk durumda sanki bir eli bir kolu eksik gibi ruh halinde sürüsüylü merasına gidip geldi. Bu arada kavalın yolculuğu karanlık nehirde bazen ağır ağır arada hızlanarak devam etti. Kavalın bir günlük karanlık yolculuğu yeraltındaki bir çağlayanla göle düşerek son buldu. Devasa büyüklükte bir göldü burası ve gölün üzerinde öylesine mahsun öylesine karanlık bir şekilde dolandı durdu. Dümeni kilitlenmiş gemi misali su nereye götürüyorsa kavalda bir oraya bir buraya sürüklenip duruyordu. Bir kaç yerde küçük anafor oluşuyor bir kaç kere düştü anaforun içine günlerce dolandı durdu ama anafordan bir türlü geçemiyordu. Ara da karanlık dalgalar kavalı anafordan çıkarıyor sakin sakin yüzüp gölün her tarafını zifir dalgalar sayesinde gezip duruyordu. Kavalın yolculuğu hazan mevsiminde başlamıştı. Koca bir karakışı karanlık gölde yüzüp dolanarak geçirdi. Yaz gelip karlar erimeye başladığında nehirin akışı hızlandı. Gölün seviyesi yükselmeye başladığında göldeki dalgalar kudurmaya başladı. Anaforların dönüşleri hızlanmaya başlayalı beri kaval gölün hemen kenarında ki bir kaya girintisinin içinde hapis kalmış arada taşlarada vurmaya başlamıştı. Bir kaç saatlik moladan sonra biraz büyükçe bir dalganın sayesinde girintideki hapsolduğu yerden çıkarak tekrar anaforların olduğu yöne doğru ilerledi. Diğer anafolardan daha büyük olana yaklaştığın suyun dönüşüne kendini kaptırdı. Hızla bir kaç tur attıkta sonra daha önce beceremediği dik konuma gelerek anaforun burgusunda bilinmeyene doğru dikine aşağılara doğru inişe geçtiğin bir süre sonra havada süzüldü ve kırk elle metrelik düşüşten sonra tekrar hızla akıntının girdaplarında kıvrılarak ilerlemeye devam etti. Yılan misali kıvrımlardan geçerek beş altı saatlik bir yolculuk bitmek üzereydi. Bu sefer yolculuk yukarıya doğru bir yol izliyordu. Arada bir hızlanıyor arada düze çıkınca sakinleşiyor tekrar yukarı doğru çıkış devam ediyordu. Bu arada suya bir aydınlık vuruyor gibi oldu acaba nerdeydi? Aydınlığın giderek arttığı farkediliyordu ve bir sona geliyordu aydınlığı güneşi görebilecekti. Kavalın yolculuğu hazan mevsiminde başlamış kışı yeraltında ki devasa gölde geçirmişti. Işığı gördüğü yer Gölpınar yaylasının tam altıydı. Çayırlara çimenlere çiçeklere bezenmiş bir gelin misali sonsuz güzellikleri sunan Gölpınar yaylasına yaz gelmiş yörükler çadırlarını kuralı daha bir gün olmuştu. Gölpınar’ın suyunun çıktığı gözün hemen yanındaki çadır bir Yörük Bey’inindi. Her sene bu mevsimde buraya gelir çadırını kurar ve güzün sonuna kadar bu güzelliklerin içinde yaşardı. Zengindi variyeti dillere destan olmuş ve herkes tarafından tanınırdı. Yörük Bey’i bu yaylanın hastasıydı çok severdi. Bu cennet misali yaylayı kışın bile rüyalarına girecek kadar severdi. O gün de Yörük Bey’i yine suyun gözünde her zamanki yerine oturmuş suyun çorba gibi kaynamasını çıkışını izliyordu. Onun için suyun kaynaması bir başkaydı. Medeniyetlerin olmazsa olmazı hayatın vazgeçilmez ta kendisi olan bu suyun çıkışını izlemek ona ayrı bir keyif verir izlerken ruhunu dinlendirirdi. Yörük Bey’i suyun çıkış noktasına gözünü dikmiş, o sonsuz enerji kaynağı suyun çıkışını izlerken kaval güneşi, güneşte kavalı gördüğü anda Yörük Bey’i de kavalı gördü. Kaynaktan suyla beraber çıkan kavalı görünce birden dili tutuldu beyni zonkladı, rüya olabilirmiydi diye düşündü gerçekti!!!! Gözden çıkan suların az ileride ki göle doğru akışına kapılan kavalı koşarak az ileri de bulunan taşın üstüne basıp tam bacaklarının arasında geçerken eliyle yakaladı. Kenara çimenlerin üzerine oturdu kavalın içinde ki suyu boşaltıp incelemeye başladı. Kavalın etrafını saran yılan misali motifi inceledi çok ince bir işçilikle yapılmıştı. Motif işlenirken büyük ihtimalle bir çuvaldızın ucu ısıtılmış ve kavalın ağacı yakılarak motif oluşturulmuştu. Kavalın üstündeki işçilik takdire şayandı hayran hayran epey inceledi. Suda uzun süre kalmış bir ağacın dayanıklı olması için bu kavala ne yapılmıştı? Hiç kırılmamış çatlamamış ve kavalda en küçük bir bozulma veya arıza yoktu. O bir Yörük Bey’iydi. Beyliği bilirdi ama kaval yapmayı bilmezdi. Nerden bilecekti kavalın yapıldığı ağacın özel olarak hayvan gübresinde fırınlanıp daha sonra işlenip şekillenipte zeytinyağında tavada suyun işlememesi için pişirlidiğini tabiki bilemezdi. Bir ara ağzına alıp üfleyince çıkan sese bir süre güldü. Ama ardından yüzünü kuzey yamaçlara Toroslar’a dönüp dikkatli bir şekilde inceledi. Çadırına doğru elinde kavalı ile yürüdü. Çadırın önüne geldiğinde evdekilerin elindeki kavala aval aval baktıklarını farkedince; O günden sonra Yörük Bey’i arada bir düşünceye dalıyor; Çoban Mustafa’ya sürü sahipleri bir gün damızlık koç bulmaları için teklif götürdüler. At verilecekti para verilecekti ve gezdiği yerlerden değişik koyun cinsinden koçlar bulacaktı. Hazırlığını yapıp dor atın terkisinide azığını koyduktan sonra bir sabah yola çıktı. Günlerce o yayla seni bu yayla benim misali gezdi durdu. Hayvanları özelliklede koyunları çok iyi bilirdi. Gezdiği uğradığı yerlerde bulduğu koçları beğenmemişti. Zaman sorunu yoktu ve gezmenin yeni yeni yerler yaylalar köyler insanlar görmenin de tadını çıkarıyordu. Gezmek her zaman eline geçmeyecek bir fırsattı iyi değerlendirmesi gerekiyordu. Bir gün öğle saatinde Yörük Bey’inin köpekleri karşı yamaçtan gelen atlıya doğru saldırıya geçtiklerinde evin hanımı köpeklere emir verip durdurdu. Çadırın da olan Yörük Bey’i hanımının bey gelen var evin önüne bir çık hele demesiyle çadırın kapısından gelen atlıyı inceledi. Gelen atlı tanıdığı biri değildi. Hafızasını yokladı hiç görmemişti böyle birini ve merakla bekledi. Çadırın önüne gelen atlı Çoban mustafa’dan başkası değildi. Eliyle selam verip; Yörük Bey’i ; –Hoşgeldin sefa geldin buyrun, diyerek bu atlıyı karşıladı. Başıyla emrindeki çobanlarından birine işaret ederek misafirin atıyla ilgilenmesini emretti. Misafiriyle tokalaşan Yörük Bey’i içeri buyur etti. Zaten misafiri gördüklerinde içeriye kalın yün minderler atılmış yaslanması için yastıklar yerini almıştı. Önce misafirin oturmasını bekleyen Yörük Bey’i misafirin karşısına gelecek şekilde oturdu. Belki adetti belki şakayla karışık karşısındakini tanımasını hızlandırmak içindi sordu; Nerdeyse şeklini şemalini unuttuğu kavalını görünce lokması boğazına durucaktı!!! Kenarda duran su dolu kafasına kaldırdığında hala gözü kavalındaydı. !!! Yemek faslı sona ererken gözü aklı fikri kavalındaydı buraya nasıl gelmişti? Aklını zorladı anlamsızdı. Atıyla üç günde geldi mesafe neredeyse ikiyüz kilometrelik bir yoldu. Yörük Bey’i asılı duran kavalı izleyen misafirin gözlerini şaşkın şaşkın yakalayınca sordu. – Hayırdır kavala bakmaktan gözünü alamadın, dedi. Çoban Mustafa olanları bir bir başladı suyu nasıl bulduğunu ve kavalı nasıl düşürdüğünü tüm ayrıntılarıyla anlattı. Yörük Bey’i dolambaçlı bir soru sorarak aldığı cevaptan Çoban Mustafa’nın bulduğu ve koyunlarını suladığı suyun yerinin kendisinden başka kimselerin bilmidiğini öğrendi. Yörük Bey’i Çoban Mustafa ile epey sohbet ettikten sonra; –Hemşerim kaval senindir giderken almayı unutma mademki dedinden babandan andaç hatıradır. Hatırayı korumak gerek üç senedir çadırın direğinde asılı duruyor, dedi. Bir gün kalması gerekirken Yörük Bey’inin ısrarıyla üç gün misafir olarak kaldı. Sonraki gün sabah erkenden yola koyulması gerekiyordu. Sabah yapılan sıkı bir kahvaltının ardından çadırın önüne getirilen atına bindi. Bu arada Yörük Bey’i elindeki kavalı misafirine uzattı ve ; Üç gün içerisinde Çoban Mustafa’nın nereye gideceğini hangi güzergahı izleyeceğini öğrenen Yörük Bey’i misafirini uğurladıktan sonra kendi sürüsünün bulunduğu yöne doğru ilerlerken tabancasını beline koymayı unutmadı. Bulundukları yerin karşısındaki tepelerde otlayan sürüsünün yanına varınca kendisini başçobanı karşıladı. Başçoban otuzundaydı ve biraz deli dolu biriydi. Yörük Bey’i başçobanının yirmiki yaşındaki kızına nasıl baktığın bir kaç kere yakalamıştı ama zaten başçobanın kızını istemeye cesati bile olamazdı. Emrinde ki bütün herkes Yörük Bey’inden çekinirdi. Çünkü o bir beydi ve çekinilmeliydi.!!! Tepenin ucundaki vadiye bakan yüksek bir taşın üstüne oturup başçobanını yanına gelmesi için çağırdı. Başçoban kusursuzca gelip yanına dikildiğin oturması söyleyince ; –Olmaz beyim beyin yanında oturmak kim ben kim? deyince biraz sert bir ses tonuyla ; –Açık konuşacam ve konuştuklarımı burada kalacak ona göre, dedi. Başçoban ve diğer çalışanlar itaatsizlik edemezdi ; –Benim büyük kız da gözün olduğunu biliyorum bilmediğimi sanma, derken belindeki tabancasının kabzesi açıktaydı. –Haşa beyim der gibi oldu. Yörük Bey’i ; –Sözümü hiç kesmeden beni iyi dinle, son üç gündür misafirimiz olan adamı biliyorsun bu adamın ortadan kaldırılması gerekiyor. Eğerki kendini hiç farkettirmeden bu adamı memleketine kadar takip ederek bulduğu suyu tamamen hiç belli olmayacak şekilde kapatıp kendisinide öldürürsen kızımı sana verdiğim gibi yüz bacak koyunda senindir. Ekinini ekip kaldırabileceğin kadarda toprağı kendiyin bilirsin. Teklifim budur ve kesinlikle aramızda kalacaktır. Bu konuyu ikimizin dışında birilerinin duyması bilmesi ikimiz içinde iyi olmayacaktır. Şimdi kararını hemen bana bildirmelisin, dedi. Başçoban için beyinin söylediği nerdeyse tamamı bir emirdi ama beyin kızını da alacak olması başını döndürmeye yetmiş hatta artmışken; –Bey’im ver elini öpeyim emrinizi yerine getirilmiş bilin, dedi. Yörük Bey’i ilk defa başçobanının sırtını sıvazlayarak ; Yörük Bey’i ile başçoban çadırdan biraz uzaklaştıklarında beyinin son talimatlarını can kulağı ile dinliyordu. Aylar sürse bile bu işin mutlaka hallolması gerektiğini iyice tembihledi. Çünkü halletmezse o suyun bir gün kesilebileceğini ve yaylalarının kıraç bir topraktan ibaret olacağını öngörerek Çoban Mustafa’yı ortadan kaldırmayı uygun görmüştü. Heybenin içerisinde gereken silahın ve kendisine lazım olacak erzağın hazır olduğunu kendisine söyleyen beyine karşı saygıyla; Başçoban uzaklaşıp tepeyi aştığında arkasından seyreden Yörük Bey’i suyun kendisi için kıymetini daha iy anlayabilmek için kayanağa suyun gözüne her zamanki oturduğu yere varıp avuçlarına soğuk su doldurup kana kana içti. Aradan geçen bir kaç günün ardından başçobanın yardımcısını ayni şekilde vaat ederek kandırıp yola çıkardı ama bu defa av başçoban olacaktı. Başçoban Çoban Mustafa’yı kimse görmeden öldürecek suyun yerini bilinmez hale getirip kapatacak dönüşe geçecek ve dönerkende yardımcısı tarafından öldürülecekti. Yörük Bey’inin kusursuz planı buydu ve uygulamaya başlamıştı. Yörük Bey’i suyun bir olurda kesilirse saltanatının yaylasının güzelliğinin sona ereceğini bildiğinden acımasız ve kanlı bir planı uygulamaktan hiç çekinmedi. Bir ay gibi bir zaman dilimi geride kalırken Çoban Mustafa arayıpta bulduğu damızlık koçlarla memleketine köyüne toprağına varmıştı. Koyunların katım zamanının gelmesine bir iki ay vardı. Koçlar bir kaç gün dinlendirildikten sonra sürünün içine salınmış Çoban Mustafa’da yine eski işinin başına dönmüştü. Hergün sabahtan sürüsünü aynı yamaçlara götürüyor ve üç sene gibi ayrı kaldığı kavalıyla dertelşemenin tadını çıkarıyordu. Ezgili nağmeleri kavalı ile adeta konuşturuyordu. Çok çok uzalardan bir çift göz artık Çoban Mustafa’yı izliyordu. Birkaç gün kendisinin izlendiğinin farkında bile olmadan işine gücüne devam ediyordu. Bir sabah köpeğinin sürüsüyle gelmediğini farketti bağırdı çağırdı ama sürüden biran bile ayrılmayan köpeği artık yoktu. Köpeğin kaybolmasına bir anlam veremedi. Gece zehirlenen köpeğin köyün yakınlarındaki derenin içinde öldüğünü o gün aksam köyüne gelince öğrendi. Hiç hasta gibide değildi diyerek üzüntülü bir şekilde evine gelip yattı. Gece yarısına kadar evinin önünde oturup olanları düşündü hayatını sorguladı. Derin düşüncelerle yaslandığı yerden uykuya dalmıştı. Rüyasında o çok sevdiği kavalını çalmak istedi çalamıyordu. Defalarca denedi ama olmadı çalmıyordu bu kavalı sanki eline ilk defa almış gibi bir hali var durumda sabah erkenden uyandı. Hemen eline kavalını alıp çalmaya başladı sonra durup sabahın köründe insanların kavalı duyunca ne düşüneceklerini düşündü. Çalmayı bıraktı ama rüyasındaki gibi bir aksilik olmadığını biliyordu. Denemişti ve sabahın köründe kavalını çalmıştı. Azığını hazırlayıp sürüsünü her gün ki saatlerden daha da erkenden yola çıkardı. Yolda giderken rüyasında kavalını çalamamasını bir türlü anlayamadı. Meraya varınca sanki etraftan birilerinin kendisini izlediğini hisseder gibi oldu. Etrafı seyretti inceledi huylanmıştı ama niye? Hiç kimseyi göremimişti ve anormal bir durumda görünmüyordu ama huzursuzdu. Her zamanki gibi bulduğu suyun yanına yaptığı gölgeliğinin içine azığın koyup su almak için kendi elleriyle kazdığı pınara indi. Matarasına su su doldurmaya başladığında üstüne ayaklarının dibine kadar bir gölgeyi farkettiği anda dönüp bakmak için başını çevirmek istedi ama çeviremedi. Hızla geldiği gibi atın gizlediği yere doğru yol aldı. Atının yanına gelip kayalık olan bir gölgede oturup dinlendi. Öldürdüğü Çoban Mustafa’nın kavalı bu sefer kendi elindeydi epey bir süre inceledikten sonra sarıp sarmalayıp heybesine koydu. Yörük Bey’i başçobanın yardımcısına başçobanın Gediktepe Boğazı’ndan gelmesinin büyük ihtimalle mümkün olduğunu ve orada beklemesini tembihlediğinden günlerdir orada nöbet tutuyordu. Avcı avını öldürmüştü ama kendisinin de artık bir av olduğunu bilmediğinden çok rahattı. Başçobanın kavalı getireceğini ve başçobanı öldürünce kavalı ve başçobanın kanlı gömleğini kendisine ispat olarak getirmesini tembihlemişti. Başçoban bir iki saatlik dinlenmeden sonra tekrar yola koyuldu. Artık düzlüklere çıktığında dor atının gemini gevşetiyor uçarcasına yol alıyordu. Yardımcısı ise sabırsızlanıyor kendisini bekliyordu. Zaten gizliden gizliye kini vardı ve rakiptiler. Evin kızına baktığını görmüş ve bir gün sürüyü beraber güderken sıkıştırmış hırpalamıştı. O günden sonrada yardımcısı başçobana iyice gıcık olmuş kızın güzelliğinin kendisine yakıştığını kendi kendine iyice işlemeye başlamıştı. O gün aksama kadar at süren başçoban aksam karanlığı çökerken Gediktepe Boğazı’na girdi. Boğazın girintilerinden birine girip büyükçe bir kayanın önünde bulunan ağacın altında mola verip atını yemledi. Kendiside bir ateş yakıp kepeneğinin altına girip dinlenmeye yemeğini de atıştırmaya başladı. Küçük ama derin dönemeçleri olan Gediktepe Boğazı’nın içindeyken en küçük bir ses yankılanır uğultu dalgaları boğazı kaplardı. Atının yemini yerken çıkardığı kütürtü sesi arada durunca ortalığı sessizlik kaplıyordu. Başçobanın yardımıcısı aksam karanlığı bastırmadan az önce da olsa başçobanın mola verdiği yeri çok uzaklardan görüp tahmin etmişti. Bir iki saatlik beklemeden sonra yaya olarak başçobanın olduğu yere doğru hareket etti. Ama en küçük bir sesin çıkmasını bile engelliyor sanki bir kedi kadar kusursuz ve sessiz olarak hedegine ilerliyordu. Başçoban atının arada yemini yemesine ara verip etrafı dinlediğini farkedebiliyordu. Bir ara saptığı yerden gecenin sessizliğini bozacak kadar taş sesleri gelmiş kulak kabartmıştı. Atınında aynı yöne baktığını görünce iyice huylanıp silahına elini attı beklemeye başladı. İyice dinleme yaptı kulak kabarttı ama bir şey duyamayınca gözlerini kapatıp uyumaya çalıştı. Biraz uyumuştu ama birden uyanıp diken diken olan vücudunu yatıştırmaya çalıştı. Niye böyle olmuştu çok anlamsızdı? Acaba ölüm kokusu ortalığı kaplayınca herkese bir hallermi olurdu? Bunu bilen varmıydı? Bu aniden uyanıp ürpermek niyeydi? Kulağını her yana çevirdi dinledi dinledi ama bir şey duyamadı. Atınında huysuzlundağını görünce yerinden kalkıp silahını boğazın giriş yönüne doğrultup karanlığı doğru ateşledi. Karanlığı yırtan silah sesi ortalığı biranda yankı uğultusuna boğdu. Biraz bekleyip bir el daha atey etti. Yine aynı şekilde ortalık uğultuyla kaplandı. Yankılanma Gediktepe Boğazı’nda dalgalandı ve biraz sonra ikinci bir gürültü koptu. Ama bu defa patlayan başçobanın silahı değildi. Yardımcısının kendisine neredeyse on metre kadar yaklaştığından haberi olduğunda sağ kasığını tutarak yere düşerken silahıda elinden kayıp düşmüştü. Yere düşünce hızla elleriyle silahını bulmaya çalıştı ama otların arasında nereye düştüyse bir türlü buyamıyordu. Kasığındaki acının farkına vardığında burnunun çektiği her nefeste ciğerlerinin yandığını genzinin kavruduğunu hissetti. Genzini kavuran ve soluk borusunu bu kadar hızlı çalıştıran ölümün kokusu olmalıydı. Elleriyle silahını aramaya delicesine devam ediyo ama bir türlü silahını bulamıyordu. –Kimsin benden ne istiyorsun diye bağırmak için niyetlendiğinde yerde ateş ettiği yöne doğru yüzü dönüktü. Karanlıkta birinin üç dört metre mesafedeki çıkıntılı kayanın dipinde kendesine doğru kımıldamaksızın durduğunu görünce biran ateşin arada bir vuran ışığından kendini karanlığa doğru atmak istediği sırada büyük bir gürültü daha koptu. Ensesinden giren kurşunun sıcaklığını omuriliğinin içinden izlediği yolun kendisini sona götüren yol olduğunu anladığında göz kapakları kapandı ve yüzü koyun yere kapaklandı. Yardımcı yerde yatan rakibinin yanına gelirken bile eli tetikdeydi. Öldüğünden emin olmalıydı iyice kontrol etti ve öldüğünden emin olunca zorla sakinleştirdiği atı bağlı olduğu yerden çözerek cesedi ata yükledi. Atın dizginini eline alıp karanlık denizine ama gittiği yönü bilerek yürüdü. Yarım saatlik yolu düşe kalka yürüyerek atının olduğu günlerdir nebit tuttuğu yere geldi. Atını hemen hazırlayıp diğer atıda üstündeki cesetle beraber yedeğine alıp karanlıkta tekrar yola çıktığında gideceği yeri sadece kendisi biliyordu. Gecenin sabaha yakın olduğunu havanın serinliğinden ve yıldızlardan biliyordu. Yoldan saptı ve zamanında bir kaç kere gördüğü Kör Çukur denilen dipsizin kenarına geldiğinde şafak yeni atmıştı. Sabah yıldızı son parlaklığını yeryüzüne doğru vurduruyordu. Çukurun kenarında atını bağladıktan onra cesedi attan indirip derinliğini belkide kimsenin bilmediği bu dipsiz Kör Çukur’un içine doğru yavarlamadan önce heybesini ve üstünü başını iyice kontor edip alacaklarını aldı. Gömleğini de çıkarıp almaya unutmadı. Cesedi çukurun tam kenarına dikkatlice sürükleyip sonrada aşağıya doğru yuvarladı. İçinden yavaş yavaş saymaya başladı ve yirmisekiz dediğinde cesedin zeminle buluştuğunun sesini ancak duyabildi. Kimselerin görmesi bilesi artık mümkün değildi. Sıra başçobanın atına gelmişti. At sanki öleceğini biliyormuşcasına direndi ama tam kenara kadar gelmesede burada vurması uygundu. Atın tam alnının ortasına dayadı silahin tetiğini çektiğinde ölüm çukurunun derinlikleri silahın patlayan gürültüsünden ve atın son kişnemesi ölüm çukurunun deriliklerine kadar ulaştı. Ortalık sessizliğe büründüğünde yardımcı çoban artık başçobanın yerine geçtiğini kendisine ilan etti. Heybesinden çıkardığı mataradan eline yüzüne bulaşmış olan kanı yıkadı. Son defa etrafı kontrol edip atına bindi ve yola çıktı. Gün ağarınca iyi bir banyo yapmasının kendisine iyi geleceğini hatta günanlarından bile arınacağına kendini inandırmaya çalıştı. Yarım günlük veya en fazla bir günlük yolu vardı. İlk bulduğu derede kendini ve elbiselerini yıkayıp temizlendi. Dinlenirken altında bulunduğu ladin ağacının dalları bile bir caninin gölgesinde dinlenmesini istemediğinden yaprakları üşütecek kadar tehdit edici bir şekilde hışırdayıp durdu. İkindi üzeri tekrar yola koyulmak için hazırlığını yaptığı sırada Yörük Bey’i de başçoban yardımcısının yolunu gözlemekteydi. Yörük Bey’i ani bir kararla kır atını hazırlamalarını emretti. Yolculuk vardı ama nereye bunu sormaya hiç kimse karısı dahil cesaret edemezdi. Gün batımında yola çıkarken geceleyin yaşanacaklar herkesce meçhul hatta bilinmezdi. Yaylasını terkederken tepeden tekrar kendisinin olmazsa olmazı saydığı beyliğine son kez göz atıp düzlüğe ulaşınca atını mahmuzladı. Çayırlıkta bağlı kalmaktan kudurmuş kır at rüzgara meydan okurcasına dörtnala bir yıldırım gibi süzülerek hızlandıkça hızlandı açıldıkça açıldı. Bir saate yakındır süratle yolalan kıratın bacak aral
Yine sırası zamanı gelmişti birinin ve bir gün herkese gelecek olan ecel gelmişti ama giderken illaki iki kişi olacaktı. Ölüme çare yoktu herkes bir gün ecelle beraber gidecekti. Sıranın artık komşusunda olduğunu Çoban Mustafa’da biliyordu. Uyku gelmeyecekti o gece uyunmayacaktı. Gece boyunca beklenen cenaze sabah erken saatlerde mezarlıktaydı. Kabrin kazılması biter bitmez cenaze defnoldu. Kalabalık dağılırken Çoban Mustafa’da sürüsünü her zamankinden biraz geçte olsa ağıllarından saldı. Yine kavalını yanına aldı almasına ama çalarmıydı çalmazmıydı tereddüt ederek yola koyuldu. Doğru ya köyünde matem vardı.
Artık Karadağ’ın yamaçları ezgisiz namesiz ve hüzünlüydü. Sesini az beğense türkü söyleyecek uzun hava çekeçekti. Bir kaç defa denemeye kalkıştı, sürüdeki bazı koyunlar bile otlarken başını kaldırıp kendisine garip garip baktığını görünce bir daha türkü söylememe karar verdi.
İyi de bu kaval nerden gelmiş kimindi?
Yerin altında çıkan bu suda bir kavalın ne işi olabilirdi?
Yaylasının bilinen her yerini gözünün önüne getirdi. Bulunduğu yerin en bilinmeyenlerine kadar gezmediği görmediği yer kalmamıştı iyi de bu kaval suya nerden girmiş ve şimdi elindeydi?
Düşündükçe midesinin bulandığı başına ağrıların saplandığını farketti. Niye huysuzlandığını kendisi de anlayamadı.
Ama huzursuzluk kaplayan benliğini tam olarak anlayabilmiş değildi.
– Çayırlıkta buldum bu kavalı çadırın direğine bir iple asın, sahibi çıkarsa veririz emanettir başına bir şey gelmesin, diyede tembihledi.
–Bu kaval kimindi nerden ve nasıl geldi? diye düşünmeden edemiyordu.
Zaman geçtikçe bu düşünceye dalmalar azaldı. Seneler geçtikçede artık kavalı asılı durduğu yerde görürse gözüne takılırsa düşünüyor aynı şeyleri tekrar sorgulayıp duruyordu.
–Tanrı misafiriyim kabul buyurursanız, dedi.
–Hemşerim inmisin cinmisin kimsin nerelisin? diye sordu.
Çoban Mustafa’da Konya’lı olduğunu ve neden buralara kadar geldiğini sebebi ziyaretini anlattı. Bu arada sohbet koyulaşmaya başladığında evin hanımı yekem hazırlığını hızlandırdı. Malum misafir vardı ve uzak yoldan gelmiş mutlaka açtır diyerek sofrayı kurması için kızlarına seslendi. Bir taraftan sohbet hızla devam ederken bir taraftan da sofra kurularak buyur edildi. Hep beraber oturdular. Yemek yenirken konuşma sohbet ertelenmiş herkes acıkan karnını doyurmaya çalışıyordu. Çoban Mustafa lokmasını ağzına koymaya çalışırken çadırın direğindeki kavalını gördü.
Çoban Mustafa’da kavalına kavuşmanın sevinciyle ;
–Bu kaval benimdi üç sene önce dediği anda Yörük Bey’i sözünü kesip;
–Gel seni bizim komşularla tanıştırayım, diyerek dışarıya davet etti. Kapının önüne çıkıp misafiri suyun gözüne doğru yönlendirdi. Kendi aralarında ki konuşmaların evdekilere duyulmayacağına kanaat getirince tekrar sordu;
–Evet anlat bakalım içerde gördüğün kaval nasıl senin oluyor bir dinleyeyim hele, dedi.
–Hemşerim kendine de bu kavala da iyi bak, yolun açık olsun diyerek uğurladı.
–Otur !!! demesi zaten başçoban için bir emirdi oturdu.
–Emredersiniz beyim buyur, dedi
–Birazdan yola çıkmalısın hazırlığını hemen yap, diyerek çadıra doğru yürüdü. Başçoban koşarak kendi kaldığı çadıra girip gerekli hazırlığını yaptı ve beyinin çadırının önüne geldiğinde Yörük Bey’in hazırladığı heybeyi atına attı. Başçoban beyinin kızıyla gözgöze geldiğinde ileride karısı olacak olmasının sevincini içinde yaşadı. Kızın başçobanı sevdiği, hatta baktığı bile yoktu ama başçoban farklı bakıyordu.
–Emredersiniz beyim, diyerek misafirin gittiği yöne doğru yola çıktı.
Sırtından giren kurşun kalbini delip çıkmıştı. Kahpe eller tetiği çekerken kurbanının hep arkasındayken çekmezmiydi? Geriye doğru dönme gayretinden dolayı arkasının üzerine düşerken köpeğin ölümünün bir anlamı olmalıydı diye düşündüğü anda göz bebekleri fluğ bir durumda başçobanı gördü ama artık bir daha açılmamak üzere kapandı. Bilseydi o çukur mezarı olacak kazarmıydı?
Hiç kimse kazdığı çukurun içine kendisinin gireceğini bilse kazmanın sapını eline bile almazdı.
Başçoban iki saat boyunca kuyuya benzer bu pınarı taşlarla ilk açıldığından dahada bilinmez bir şekilde kapattı. Üstünü de düzeltip kenardan bir süre etrafı izledikten sonra son kez biraz daha uzaklaşıp kapattığı belirsiz yaptığı yere baktı neredeyse kendisi kapatmamış olsa kapatılan yeri bilemeyecekti.
Gecenin karanlığı çökerken artık Yörük Bey’inin kızını düşünmekten kendini alamıyordu. Atına binip oradan uzaklaşmaya başladığında yardımcısının da onun yolunu gözlediğini bilmiyordu. Gece boyunca hiç mola vermeden orolardan uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmalıydı. Sabaha karşı mola verdiğinde tahmini olarak elli atmış kilometrelik bir yol geldiğine karar vermişti.
