…………….Benim Kalemim……………
……………Zamanımın durduğu anlar……………
Olmaz mı?
Salı ~ Mart 03, 2009 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
El sallayan çocuk olsam düşünmesem derdi kederi, Olmaz mı? Bir otobüs geçerken gülümsesem evimizin önünden tüm saflığımla..Olmaz mı? Sevinçlerimi haykırsam zıplasam yerimde durmasam delirsem piresi kıpraşan bir it gibi… Olmaz mı? Salkım salkım badem ağacının serin gölgesinde yine minik bir çocuk olsam asılsam tazecik sürgün dallarından yine kırsam… Olmaz mı? Saklasam kırılan dalları yine azarsız geçsin diye günüm.. Olmaz mı? Gündüz terlesem tozda toprakta ve aksamında çorbaya kırık tahta kaşık sallasam… Olmaz mı? Naz etsem uyumamak için kapansa da gözlerim zırlasam azar istesem evde ki ahaliden… Olmaz mı? Sokulsam yatağıma ayaklarımı yıkamadan çoraplarımı çıkarmadan anam yine azarlasa… Olmaz mı? Üstüme örtülen yorganı tekmelesem anam bi tane şamar vursa yüzüme rastgele…Olmaz mı? Öksürsem hıçkırsam ateşim yükselse alnıma sirkeli bez koysalar.. Olmaz mı? Az içtiğim çorbadan acıksam uykum kaçsa yemek istesem gecenin yarısında ağlasam… Olmaz mı? Sabahı zor etsem sabah alacakaranlıkta ağlasam tereyağlı sıkma börek istesem… Olmaz mı? Kahvaltıda canım çekse iki üç yumurta istesem anamdan yine yok nidalarını duysam… Olmaz mı? Tiz ıslık seslerine kulak kabartsam yine oynamaya kaçma vaktidir bana yine izin verseniz… Olmaz mı? İzin vermesenizde firar edip kaçsam yine arkadaslarımla tosbağa arasam dağ taşta ayaklarım tırnaklarım kanasa, delinen ayakkabımı yamasanız..Olmaz mı? Yine güle güle yazsam kaplumbağalara turistlere satsam harçlık etsem… Olmaz mı? Rastlasam güle güle yazılmış tosbağaya ve turistlere bir kere daha satsam… Yinemi olmaz? Nerden bilirdim turistlerin tosbağaları tekrar bıraktıklarını bunu hiç bilmesem… Olmaz mı? Şekerimi yerken yine o badem ağacının altında el sallasam gelen geçen otobüslere arabalara… Olmaz mı? Bi kere olur deseniz yinemi olmaz izin istiyorum özledim çocukluğumu.. Olmaz mı? Of of yine olmadı?…….. Olmaz şehrinin, Olmaz ilçesinin, Olmaz Köyü’nden bütün olmazları olanlara sevgilerimle……. Mehmet Kaya
Babam ve Oğlum’u İzlerken….
Cuma ~ Eylül 09, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Cama yansıyan renk harelerinden balkona yerleştirilen televizyonda ki görüntüye gözüm takıldı. Yaz sıcağında balkona çıktım serinlikte oturmak için. Karşı komşum göz pınarlarını zaman zaman ıslatan, yürekli sızlatıp düşündüren, Babam ve Oğlum filmini ailece izliyorlardı. Karşı balkondu ama yine bir kez daha izlemek istedim. Balkonda balkona film izlemek ne kadar doğruydu bilinmez ama günün yorgunluğundan olsa gerek oturduğum yerden izlemeye başladım. Çekirdek aile yapısının içerisinde yaşayan 15 yaşındaki evin kızı 12 yaşındaki oğlu anne baba hepsi beraber izliyorlardı. Arada çay bardaklarının kaşıkla olan tınısı televizyonun sesine karışsada net duyabiliyordum. Büyüme zamanıydı 15indeki genç kızın vakti ve arada duygularının karmaşası içinde de olsa gözlerini ovaladığı görüyordum. Televizyonun ışığında bunu anlayabiliyor ve görüyordum. Bol reklamlı ve her reklam bittiğinde televizyon kanallarının sanki dalga geçer gibi filmi hep beş dakka geriden devam ederek filmi izledik bitirdik. Normal seyir zamanındaki televizyonun ses ayarı iyice kısıldı. Evin babası kızına: –Kızım senin baban da kahraman mı? dedi. Genç kız: – Evet babacığım, dedi. (duymamıştım sesini ama öyle söylemiş olması gerektiğine karar verdim) Salınarak gelen genç kız babasının açtığı kucakta sarıldı sarmalandı. Göz pınarlarında ki yaşın düşüşünü göremezdim ama, babanın yüzünü ve kızının gözlerini silişinden kızın ağladığını ve hıçkırıklara boğulduğunu görebiliyordum. Genç kızı babanın kucaklaması rahatlatmıştı son göz damlalarının babanın yüzüne aktığını bildiğimden birden içim burkuldu. İçimin burkulmasını babanın yanında oturan annenin hıçkırması daha da artırdı. Çaremiydi sanki değildi ama yine kahrolası sigaradan bir tane daha yaktım. !!! Çünkü aileyi iyi tanıdığımdan biliyordum annenin babasıda yıllar önce öbür dünyaya göç etmişti ve babasızdı. Zordu babasızlık benim babam sağdı ama yinede babasızlığın zor olduğunu biliyorum. Kadın balkonda on dakika boyunca ağlarken kocası ellerini omuzuna destek gibi koydu ve sanırım ağlamayı beceremeyen benim gibi biri olduğundan yüreğinden ağladı. Çünkü; Yüreğinden ağlayan erkekler aynı noktaya saatlerce baklar ve gözleri sabitleşir, yüz ifadeleri matlaşır. Yaktığı sigaranın dumanında gözyaşları karanlıkta yıldız yağmuru için buhar olup gökyüzüne yükselirken hiç bitmeyen oflarımdan birini daha çektim. Mehmet Kaya
Durun, Mola Zamanı…
Pazartesi ~ Haziran 06, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Bazen bir tarlada ölesiye çalışırsınız terlersiniz, nefes aldığınızda gögüs kafeslerinizde acı hisseder yorulursunuz ve kendinizi gölgeye atıp uyuklamak istersiniz ama yapamazsınız çünkü işinizi bitirmeniz gerekmektedir. Gölgeye bakarsınız serinliğe. Ve o anda serinliğe açsınızdır. Gönül de yorgun olur bazen bakmak istemezsiniz gözleriniz yorgundur. Düşünmek istersiniz düşünemezsiniz beyniniz durgundur. Gülmek istersiniz yüzünüz unutmuştur gülümsemeyi çünkü asıktır, kımıldamak istersiniz bedeniniz hantaldır algılamaz, algılamak istemez. Çünkü taşınan bütün yüklerin ağırlığı bedeninize ağırdır, artık taşınmaz olmuştur. Derin derin offffffff off çekersiniz, isyan etmiştir artık bedeniniz ve benliğiniz… Durunnnnn… Zaman geçirmeden hemen durdurun zamanı ve hem bedeninizi hem de gönlünüzü dinledirin…. Mehmet Kaya
Tutuldum Yanık Bir Türküye…
Pazartesi ~ Haziran 06, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Hazan mevsiminde nasırlı bir elden atıldım yere, tutuldum yanık bir türküye, kış yakındı sabanla üstüme toprak örttüler. İlk can suyum beni eken çiftçiden tuz tadında düşen alınteriydi. Gece olunca toprak anamla selamlaştık saygıyla kucaklaştık. Karakışta toprak anam korudu beni gözetti, bazı zamanlarda poyrazı saz etti, anladım ki büyümem için karda yağmurda benim için bir candı bereketti. Tutundum toprak anama büyümek için, yöneldim gökyüzüne bahar kokusunda aydınlığa ulaştım. Sevgiyle bakan bir çift göz gülümsedi, selamlaştık, hatırladım bu gözleri nasırlı elin sahibiydi. Bakışında sevgi duruşunda gurur, kalbinde şevkat vardı. Güneş gülümsedi büyümem için ısıttı köklerimi, ılık rüzgarlarda yeşerdim, kendi boyumca boy attım, geldi hasat zamanım öbek öbek destelendim. İçli şarkılar eşliğinde harmanda savruldum, tane tane bestelendim. Bir hasat zamanı harman yerinde dinlenirken dinledim bu kısacık hikayeyi Ve hiç unutmayacağım…. Mehmet Kaya
Sevgililer günü için….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Bugün sevgililer günüdür, bahardaki yaz gibi Karda boranda sığınacak, sıcak bir dam gibi Sarın sarmalayın, aşkınıza çok değer verin Kurumasın sevginiz, susuz kalmış bir gül gibi Gününüz bugüne benzesin, petekteki bal gibi Yar kokusu rüzgar olsa, cemalinde bir gül gibi Sarın sarmalayın, siz aşkınıza hep değer verin Ölmesin duygular, yaşatın ömrünüzde gül gibi Mehmet Kaya
Şarap yaşında….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Şarap yaşında bir yar sevmiştim baharda
Ayak izlerim kaldı erimemiş bayırda karda Ne aklım erdi ne rengim soldu tozlu yolda Aklım şaştı bir kadehimle bir buzlu şarapta .. Şarap yaşında yare benzettim yazı baharı Vazgeçtim dünyadan kah zamanda diyarı Ne tad kaldı dilimde ne his kaldı yüzümde Ben özledim ekmek tuzu hazan yaz baharı .. Kışta yaz olurmu sorarım herkese cihanda Kalmakmıdır bazen kahırda umarsız yolda Zaman duracaksa tuz katarmı içtiğim suya Ne düşlerim olur ne cemalin kalır sonunda Mehmet Kaya
Bizim evimiz….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Eski bir evdi bizim evimiz tahta kapısı kırıktı yoktu boyası Tütmez olmuş duman sönmüşe benzerdi isli ocağı bacası Saklıydı duvarında sevinci ve hüzünü ama güzeldi gecesi Her ev gibi vardı kapısında piri ihtiyar ama yaşlı bir babası Başkuş sesi yankılanırdı hep geceler ezgili bir türkü misali Eski ev cennetti bizim için hepimize vardı türküsü neşesi Yaşlı anam ninnilerini söylerdi dinlerdik biz bu güzel sesi Görmesem bu evi içinde yaşadım ben hüzünlü şiir misali Mehmet Kaya
Gözlerine baktım….
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gözlerine baktım alamadım kendimi Seyreyledim öyle yıkılmamış bendini Dinmemiş fırtınaların var gözlerinde Kırık aynalara bak görürsün kendini Yaprakları dökülmeyen ağaç gibisin Kurumayan köklerinle çınarı bilirsin Dinmemiş kasırgaların var yüzünde Sonsuzlukta biten al çiçekler gibisin Saklıdır içinde sorular var gözünde Yabanda takiptesin izin yokki izinde Buz kesen şafakta ılık esen yel gibi Korkmayan benlik var elin yüzünde Mehmet Kaya
Yalnız Olsam Ağlasam
Perşembe ~ Mayıs 05, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Sis çöken dağ başında yalnız olsam ağlasam Sen çekip gitsen de ben tek başıma kalsam Tipi olsa boranda kalsam ürpersem üşüsem Ölüm gelse son vakitte bana fatiha verirmisin Gözlerime yaşamım gelse film gibi izlermisin Kapanırken gözlerim bir damla yaş verirmisin Ben ölürken zor kahrından sende ölürmüsün Ölüm sona ermek sende benim gibi ölürmüsün Mehmet Kaya
Vazgeçtim ondan…..
Cumartesi ~ Şubat 02, 2008 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Çekilmezdi o olmadan, varlığı olmalı mıydı? olmamalı mıydı? Herkes bunu sorgulardı belki ama insana da yoldaş gerekti. İnsanı belki oyalardı yoldaş olsun diye aldım getirdim heyecanla sevinçle eve ve başladı birlikteliğimiz. Belki hevestendi belki ilk kez yaşadığım bir duyguydu. Beraberliğimize keyfimize dokunulmasın istiyordum. Her aksam gecenin yarısına kadar yüzünü keyifle bakar dururdum. Bu kadar mı güzel olunurdu? Bu kadar mı yüzüne bakmadan aksam ve gece geçmezdi? Bu kadar mı bilgili olunurdu? Bilmediği hiç bir şey yoktu. Ne kadarda bilgiliydi ben yokken her yeri gezer getirirdi, bildiklerini ve anlatırdı dinlerdim kendisini can kulağı ile ve sevgiyle bakardım cemali yüzüne ve unuttururdu bana dertlerimi, kederlerimi, sancılarımı ve benim yorgunluğumu alırdı. Bazı gecelerde tutmazdı uykum ve yine kalkar yine bakardım ve anlatırdı bana bildiklerini gördüklerini ve duyduklarını, itirazı olmazdı, hiç ama hiç yorulmazdı, İyi okullarda yüksek mekteplerde yetişmişlik havası vardı ve çok bilgiliydi. Günler ayları aylarda yılları kovaladı. Hiç bıkmadım yüzüne bakmaktan, esiri olmuştum o güzelliğin bilgi hazinesiyle dolu vazgeçilmezliğinden dolayı ona aşık olmuştum. Bazen beni meraklandırırdı. Her ne kadar erkek adam ağlamasada arada ağlattığıda oldu…. Bazı anlar geldi güldürdü, kahı zaman geldi düşündürdü, bazen de gözlerimi kapattırıp düşündürdü yaşananları ve yaşanacakları… Zaman geldi bir doğumu anlattı, zaman geldi bütün gerçekliği ile ölümü izah etti…. Her şeyi konuşurdu susmadan bildiklerini duyduklarını gördüklerini sanki beni esir etmişti. Her gün onu gördüğümde dilim damağımı kurutur, fırtınalarıma, miskinliklerime iyi gelirdi. Gündelik yaşamdaki yorgunluğumu alır sanarak ona bakmakla günlerimiz yıllar yılı devam etti. Herkes gibi benim de dostlarım misafirlerim gelirdi. Dostlarımızla da hep beraber onun anlattıklarını, gördükleri, duyduklarını can kulağı dinlerdik. Bir aksam yine dostlarım gelmiş çayımızı kahvemizi yudumlarken çok hoş olan sohbetimizin yarım kaldığını farkettim!!!!!!!! Evde bulunan herkes konuşuyordu ama tatsız tuzsuz ve şekersizceydi. Yine onun yüzündendi!!! Yine ona bakıyor onu izliyorduk hayranlık dolu gözlerle ve adeta karşısında sanki kul köle olmuştuk!!!!! Bunca yılın hatırıda olsa çok ani bir karar verdim ve bu kararımın daim olmasına karar vererek çektim o kahrolası televizyonun fişini ve dostlarımla artık sohbetlerimiz onsuz devam ediyor… Ve dostlarımla birlikte sohbetlerimiz hep onsuz devam edecek!!!! Saygılarımla… Mehmet Kaya
Dinmemiş Fırtınaların Var…
Perşembe ~ Aralık 12, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gözlerine baktım alamadım kendimi Seyreyledim öyle yıkılmamış bendini Dinmemiş fırtınaların var gözlerinde Kırık aynalara bak görürsün kendini Yaprakları dökülmeyen ağaç gibisin Kurumayan köklerinle çınarı bilirsin Dinmemiş kasırgaların var yüzünde Sonsuzlukta biten al çiçekler gibisin Saklıdır içinde sorular var gözünde Yabanda takiptesin izin yokki izinde Buz kesen şafakta ılık esen yel gibi Korkmayan benlik var elin yüzünde Mehmet Kaya
Ay Göle Düşerse…
Salı ~ Kasım 11, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Ay göle düşse yakamozlara ışık olsa Dalga sen olsan gölde üşüsem sana Titrese ışıklar gecede sular buz tutsa Donsam titreyip sıkıca sarılsam sana Gölde dalgalı yosunlar gibi savrulsam Ayaklarına değsem titresende kalsan Gözlerin kısılır yüreğini atarmı bilsem Senin o korkularında titreyipte kalsam Ay ısıtırmı geceyi bilen varmıdır bilsem Sen üşüyünce açsam kollarımı gelsem Dolunayda gecede nice aşkları bilsem Kollarımda olurmusun sıcak bir yelsem Mehmet Kaya
Bir Yıldız Ol Geceye…
Salı ~ Kasım 11, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gecede yıldızlar tükenirse yıldız ol geceye Doğmazsa güneş doğudan ışık ol heceye Hatasız kimse yokki dünyada sen bunu bil Ayakta kal ilan et sende herkese cümleye Gülün ömrü var ise ama saksıda ama çöpte Kulaç atsan dalsan zamana kalsanda dipte Varsayımda bulun kah arada bazı zamanda Gülümse seyreyle sende tat al cihanı alemde Kapatma kepenklerini aç güneş alsın yüreğin Sanma sonsuz aydınlıktır iç dünyası herkesin Hatalar acı hatıradır hapset kaybet anahtarını İsyanı bırak yaşam hediyedir çırpınsın yüreğin Mehmet Kaya
Benide Askere Alın….
Çarşamba ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Aklım erdiğinden beridir tanıdığım eski bir dostum var arada bir araya gelir derin sohbetlere dalar, dünyanın düzenini konuşur tartışır hükümetler kurar dağıtırız. Bazen aksamları da buluşur kritikler yapar, hayata dair ne varsa ortaya dökeriz. Gün gelir birbirimize kızar kalplerimizi kırdığımız bile olmuştur. Ama yinede sıkı dostuzdur. Bazen saatlerce aşkı konuşuruz, yaşanan bütün aşklar bizim için bir ağlamak ve gülmek denklemi olur biter. Bazen okyanusu sohbetimize havuz yapar kulaç sallarız. Bazen de dağları minnacık bağçe yapar bütün ormanı yabanı terbiye eder bir saksıya koyup toprak verir su döker gübre bile verdiğimiz olur. Uzay bizim için küçülür şeffaf bir balon yaparız önümüze koyup derinlemesine bütün boyutlarda inceleriz. Nadiren anlaşamadığımız olur dargın oluruz. Böyle zamanlarda birbirimize sırtımızı döner yüzden geriye doğru sıfıra kadar saydıkmı biter dargınlığımız son olur. Arada saz çalıp türkülerimizi söylediğimiz de olur. Bazen gece olur samanyolunda yıldızları sayar çalınan varmı eksikmi diye sayarız. Gece karanlığı ölçer not tutar hiç bitmeyen kitabımızı hep yazarız. Bazen dünyaya yeni gözlerini açmış çocuklarımız olur beraber deliler gibi seviniriz. Bazı zamanda olur ki kaybettiğimiz çocuklarımız yiten hayatlar olur birbirimize küseriz. Milyondan geriye saysak sıfıra kadar barışmayız dargınlığımız bitmek bilmez kin dolarız. Pas tutar beynimiz, kirlenmiştir zihnimiz, görmez olmuştur gözlerimiz, göz kapaklarımız puslanır öylesine kapanır kalır. Yine bir akşamdı beraber oturup sohbetteydik. Gözlerimiz arada birbirine kesişsede bir kaç akşamdır olduğu gibi tadımız yoktu bu aksam. Suratımız yüzümüz kırgın kalbimiz buruktu benliğimiz durgundu. İkimizde biliyorduk bu akşam sohbetimiz güzel olmayacaktı. Ama mecburduk birbirimize, vazgeçemezdik birimiz ötekinden, ötekimiz birimizden…. Öylesine bir kare ekrana geldiki tam gırtlağımda düğümlenen bir düğüm sanki beni idam sehpasında yağlı bir ilmeğin düğümünün sıkılığını boğazımda hissettim. Altımdaki sehpanın çekileceğini ve beş on saniyelik yaşam şeridim gözümün önüne gelecek gibi oldu. Hatta şeridin baştarafını galiba biraz izledim. Ekran bir cenazeyi gösteriyordu. Ve bütün göz pınarları açlımış insan selinden yakın çekimleri ekrana getiriyor dramları izliyorduk. Eşi şehit olmuş genç bir kadının ekranda o iç ürpertici halini gördüğümüzde nutkumuz kurudu. Ağlamaktan bitmiş bir halde ama dimdik ayakta ve elleri karnının üzerinde haykırıyordu!!! Tam o anda duvarda asılı duran saate baktım saniye yelkovan ve akrep durmuştu!!! Doğru ya nede olsa erkek adamdık. Erkekler ağlamazdı ağlamamalıydı kendimizi balkon attık ki malum evdekilere çoluk çocuğa gözü yaşlı görünmemeliydik !!! Karanlıkta oturduk balkona ve güya ağlamayı kesecektik. Bütün şehirin ışıkları yanıp sönmeye başladığında balkon kapısını kilitleyip sessizce öylesine dakikalarca ağladık!!! Bütün Şehitlerimizin Ruhu Şadolsun….. Mehmet KAYA
Çayımızı öylesine el ezberiyle karıştırırken haberleri izliyorduk. Haberleri izlerken ardı ardına ekrana gelen haberlerde kırmızı beyaz bir insan selini artık bir ırmağa benzetiyorduk. Arada kırmızı beyaz insan selinin içinden içimizi burkan kareleri ekrana geldikçe yürek atışlarımız hızlanıyor dişlerimizi acıtıncaya kadar sıkıyorduk. Farkında olmadan yumruğumuzun bir taş haline geldiğini ikimizde bir süre sonra farkediyorduk.
–Hamile halimle benide askere alın !!!!!!!!!!!
Zamana baktım zamanda durmuştu !!!
İkimiz içinde durmayan tek şey göz pınarlarımızdan akan yaştı!!!
Mehmetçiklerimize….
Pazartesi ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Şehit haberinde düştü ateş yüreklere köz oldu Kimi evliydi kimi sözlüydü sevdiğine kimi nişanlı Alemi cihan kalleş olmuş hepsi diyor bize durun Bütün Mehmetçiklerimizin Ruhları Şad Olsun, Mekanları Cennet Olsun…..
Nice canlar nice hayaller sararıp kurudu soldu
Acıydı haber gece yarısında uykumuzda geldi
Oniki değil her evde Mehmetler nur şehit oldu
Akşam uykusunda nemliydi gözleri sabah kanlı
Islandı kirpikler söndü ocaklar tütse isli dumanlı
Kimi Niğde kimi Konya ne farkeder Adanalı Vanlı
Kalleşler kardeş olmuş emri Mehmetçiğe vurun
Bekleyin acı haber uykunuzda hepinize gelecek
Kalmamış vicdan insafınız kanınızla arayın bulun
Senin İçin…
Cuma ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Ağlayınca fırtınayı hep bildik tanıdık sayarız Beden yaşlanmak içindir geçecektir ömür Dokunurken yüreğinin yalnızlığı ben ordayım Mehmet KAYA
Hüzün zamanı geceye hepimiz kem bakarız
Gece uzun olsa sonunda gündüze erecektir
Kaybolmaz aydınlık vardır yaşanacaklarımız
Sızlayınca yürek benliğimiz kara bir kömür
Kıymet bilir sızlayan yürek kalsada ayazda
Boran olsa atacaktır yürek kış olsada ömür
Ömür son nefeste biter budur benim bildiğim
Zaman akar su gibi içimize derya olur zehiri
Yalnızlıkta çarpacak sendedir benim yüreğim
Köy kokulu yarim…
Pazartesi ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Köy kokusunda bir yardı sevdiğim Köy kokusunda bir yardı sevdiğim Mehmet KAYA
Parmağını yek basar sazın teline
Gül kokulu güze benzer sevdiğim
Sazın çalar bakmaz kırılan teline
Bağlamada sıra perdeye benzer
Saçında dalga var yeldir sevdiğim
Bağlamada kakül püsküle benzer
Kalemlerimiz…
Cuma ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Bir kalemdir çıkmaz mürekkebi kin kusar Bir kalemdir mürekkebi silinmez bakidir Bir kalemdir mürekkebi karadır geceden
Nasırlı kirli eldedir arada bir eksik yazar
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Kimdeyse kalem içtendir sızan damlalar
Kınalı bir yardaysa yazana hüzün verir
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Seçer heceyi gam yükünde kini gizletir
Tükense dizeleri bitse harften heceden
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Mevsimsiz turna geçse bilirizki yüceden
Bir kalemdir eğri yazsa yaşlı titreyen elde
Akıldır bitmiş tükenmiş olsa da nice serde
Karalar öylesine yazana yazdırana bak
Zamansız ölüm bir bahane ölünen yerde
Mehmet KAYA
Ay ışığında saklı kalan…
Çarşamba ~ Ekim 10, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Gün akşam olduğunda bozkırda sessizlik aniden gelirdi. İzlediği patikadan kimler gelip kimler geçti düşüncesinin harmanında bazen bir atlı, bazen bir göç kervanı, arada bir yabanın gerçek sahibi canlıların ayak izine rastlanıp bilmeden basarak hızla yoluna devam ediyordu. Bir dereyi takip eden yol desen yola benzemez iz desen ize benzemez bu patikadan arada koşarak arada yürüyerek, baldırlarıma batan deve dikenlerinde kendine geliyordu. Ay bütün parlaklığını dolunay olabilme haline geçerken doğuya bakan yamaçlara ışığını vermişti. Geceye hükmeden tiz haykırışlı gece şahinleri, başkuşlar, ve çok uzaklardan hakimiyet sınırlarını belirleyici ulumalarını tehditkar bir şekilde ilan eden bozkurtlar zaten gecelerin en bestekar ürpertecisiydi. Sabah şafak vaktinden beridir yürümek herkesin harcı değildi. Bir tam gün boyunca yürümek gerçekten zordu. Yürümek için kanlı canlı diri olmak gerekirdi. Genç adam zaten yürüyecek koşacak yaştaydı. Henüz ondört yaşına yeni girmişti. Genç adam o yaşa geldiğinde atada binerdi silahta kullanırdı. Terli ata su verilmeyeceğini öğreneli yıllar olmuştu. Güreşte dövüşte geri durmazdı. Gece veya gündüz olması ıssıza yabana uzun mesafelere gitmesine engel sayılmazdı. Köy yaşamı insanı erken kavurur tava getirirdi. Korkular asla ertelenmez başa bela edilmezdi. Ertelenen korkular insanın karşısına devleşerek çıkacağından hayatta her şey erkenden karşılanır öğrenilir yaşanırdı. Gül yanaklı sevgililer o yaşlarda edinilir, uğruna geceler gündüze çevrilirdi. Ucu oyalı nakışlı mendiller koyunda saklanır içindeki güller yatmadan önce koklanırdı. Gözgöze gelinince bütün dünyanın çiçek bahçeleri seyredilir, güzelliklere seyre dalınırdı. Yaşadıklarını bildiklerini yürüdüğü patika yola anlatmak istercesine, kendin emin adımlarla karanlıktan yürüyordu. Arada ay ışığının vurduğu dönemeçleri bir bir dönerken çayırlık olan sulak derenin kenarında ay karanlığında mola verdi. Yıllar öncesinde büyük taşlarla yapılmış sıra sıra taşların üzerine oturdu. Yeni başladığı meret sigaradan bir tanesini yakarak derin bir nefes çekti. Babası çok tembihlemesine nasihat etmesine rağmen yinede bu zıkkımı içiyordu. Doğuya bakan yamaçlarını ayın ışığı iyice belirginleştirmiş keven ve borcaklar daha belirgin sığır kuyrukları daha net şekilde görünür olmuştu. Sigarasını bitirmek üzereyken bir gülüşme kahkaha sesi ve ayak seslerini duyan genç adam sigarasını oturduğu taşta el yordamıyla bulduğu bir çukurda söndürdü. Duyduğu sesin ne taraftan geldiğini anlamaya çalışırken etrafı çayırlık çimenlik olan bu dereye bağlantı gibi görünen küçük bir dere yatağından kendisine doğru koşanları farketti. Oturduğu taştan yavaşça kayarak taşın arkasına geçip beklemeye başladı. Gelenlerin sesinden ve konuşmalarından iki kişi olduğunu birinin genç erkek birininde genç bir bayan olduğunu anladı. Suskunluğunu korumaya ve gelenlerin derenin kenarına gelince ne tarafa gideceklerini beklemeye başladı. Bozkırın en meşhur bitki örtüsü sayılan keven ve borcakların arasındaki ince patika yol derenini kenarına çayırlık alana gelince ya sağa ya sola dönmeleri gerekiyordu. Çayırlık alana önce kadın gelmişti. Sekiz on metre kadar arkasında da erkek koşarak arkasından takip ederek geliyordu. Genç adam derenin doğu tarafında sıra taşların arkasında oturmuş gelenleri iziliyordu. Gelenler batı tarafta kaldığından ay ışığında net olarak görülüp seçiliyordu. Önde koşan kadın çayırlık alana gelince birden üzerindeki kıyafetleri çıkarıp çayırlık alana atmaya başladığında takibinde olan erkekte aynısı yapmaya başladı. Genç adam ay karanlığında olduğundan onu görmeleri imkansızdı. Zaten görünmemek içinde taşın arkasına geçmiş oturmuştu. Sanki olacakları biliyormuşcasına oturduğu yer gelenleri tam olarak görüyordu. Genç adamın artık oturduğu yerden kalkması hem mümkün değildi hemde doğru olmazdı. Çayırlık alanda bu genç çift bir iki dakikanın içinde çırılçıplak kalmıştı. Konuşmaların her kelimesini duyan genç adam bu çiftin bir hafta önce yeni evlendiklerini bile duymuştu. Mesafe neredeyse otuz metre civarında olduğundan nefeslerini bile duyabiliyordu. Turnaların dansına benzer bir tören benzerliğindeki bu çiftin oynaşmaları, sevişmeleri, cilveleşmeleri sakin sakin akan derenin buğulu sularına karışıyordu. Zaman zaman kahkahaları cilveleri yağmura susamış toprak kokusunun enfes kokusuna benziyordu. Mevsim yaz olmasına yazdı ama bozkırın dingin geceleri ayaza keser, arada nadiren de olsa kırağı yağdırır hafiften buza dönerdi. Devam eden bu törenin bir sonu olmalıydı çünkü dolunay birazdan derenin içini tamamen aydınlatacak genç adamın görünme riski ortaya çıkacaktı. Şuh bir gülüşün ardından bir metre derinliğindeki dereye ilk giren yine kadın olmuştu. Sevgilisini yüksek sesle çağırırken orada kendilerinden başka kimsenin olmadığından o kadar emindiler. Yüksek sesle gülüşmekten oynaşmaktan konuşmaktan hiç çekinmiyorlardı. Genç adam ayın ışığını bir kere daha hesapladı, derenin akan sularına karışan şuh sesler arasında törenin bitmeyeceği kanaatine vardı. Seslere bakılırsa törenin daha uzayacağı fakat kendisinin de ay ışında net olarak ortaya çıkacağında olacakların hiçte iyi olmayacağını hesap etti. Yerden bir taş alarak kendilerinde beş on metre derenin yukarısına suyun ortasına attı. İkisi birden suyun ortasında donakalmıştı!!! Suya düşen taşın sesiyle irkilip birbirlerine iyice sokuldular fısıldaşmaya başladılar. Sonra ikisi birden sudan çıkarak çayırlık alana dağılmış olan çamaşırlarını hızla topladılar. Geldikleri yoldan ay ışığında yarışırcasına küçük dere yatağına yöneldiler. Beş dakika sonra gözden kayboldular. Gidenlerin ardından bakan genç adam ayağa kalkıp derin bir nefes aldı olanları düşündü davranışı doğru muydu? Ve genç adam kendince; İki beden aşka açtı, suda çayırda çimende Dörtlüğü mırıldandı…. Acaba onbeşinde değilde yirmisinde olsa nasıl davranırdı bu düşüncelerle derenin karşısına suyun içinde bulun taşlardan basarak geçti. Çünkü evi derenin yukarısında sol tarataydı. Yola derenin sol tarafından devam etmesi gerekiyordu. Genç çiftin çamaşırlarını çıkarıp attığı yerden geçerken çimenler üzerinde bir karaltı gördü eğilip eline aldığında bunun çok yapraklı bir nüfus cüzdanı olduğunu anladı. Çakmağını yakarak kime ait olduğunu merak ettiğinde yakın bir köyden birinin olduğunu gördü. Cüzdanı alıp kendi cüzdanının yanına koyarak gecenin karanlığında evine doğru yola çıktı. Vakit gece yarısını geçeli epey olmuştu evine varıp uyumaya çalışırken bu cüzdanın sahibinin sevişen çiftlerden erkek olanın olması gerektiğine karar verdi. Sabah olunca araştırıp soruşturacaktı ama nasıl? Sonraki gün akşama kadar bu cüzdanı sahibine nasıl vermesi gerektiğini düşünüp durdu. Ne diyecekti? Ben sizi izledim cüzdanınızı oradan kaçarken düşürmüşsünüz buyrun mu diyecekti? Amcasının oğlu genç adamı sonuna kadar dinledi ve ekledi; Genç adam düşündü ve en doğrusunun bu yol olduğuna karar verip cüzdanı amcasının oğluna verdi. Bu arada yakında kimin düğünü olmuş öğrenmişti. Uzaktan bile olsa sima olarak biliyordu tanıdığı biriydi. Ayağa kalkıp evlerine doğru yürümeye başladıklarında ikisi aynı anda birbirlerine dönerek bir şeyler diyecek oldular. Amca oğlu baskın çıktı; Bir hafta sonra cüzdan postaneden başka bir isimle köye postalanmış ve duyanlar şaşkınlaklarını gizleyememişlerdi. Hatta genç adamın babası bile bir akşam konuyu evdekilere anlatmıştı; Genç adam nedenini biliyordu ama söyleyemezdi ve asla da söylenmezdi. Mehmet Kaya
Ayışığında genç kadının bedeni ay parlaklığının üstünde karbeyazdı. Ayakta devam eden dokunuşlar güreşe benzesede arada birleşip koklaşıyorlar, hasret sonu harmanı gibi bedenlerini birbirine yaslayıp sarmaşık misalı birbirlerine sarılıyorlardı. Mistik bir törenin devam eden ince ayrıntılarına benzer durumda bütün soğuk havaya, ayaza rağmen davranışlarında en küçük bir yavaşlama olmuyor, akan sudan birbirlerine avuçlarıyla serin suları sıçratıyorlardı.
Suyun içindeki tören yılların birikmiş özlemine merhem olurken, ay karanlığında olan genç adama ayın ışığının gelmesine beş metre kadar kalmış genç adam bu törenin bitiricisi olmak istemiyordu.
Çünkü taşı atmasa kendisini aydınlatmasına üç metre kalan ay ışığının tam ortasında kalacaktı. Bulunduğu yerden görülmesi imkansızdı ama biraz sonra ay ışığı vurunca mutlaka görülürdü. Bu durum hem kendisi için hemde çift için hiçte iyi olmazdı.
Bolca seviştiler ay ışığında, yıldızlı gecede
Ertelenmişti aşk, serinlikte taş düştü suya
Daha yaşanacaklar var, beklenen gecelerde
Olmazdı mümkün değildi…
Bir hafta cüzdanı cebinde gezdir ama bir türlü nasıl teslim edeceğine karar veremedi. En sonunda amcasının büyük oğluna konuyu açmakta yarar olacağına karar verdi. İyi konuşurlardı severlerdi birbirlerini aradaki yaş farkına rağmen iyi anlarlardı. İkinde vakti amcasının evine gidip konuşmak istediğini söyleyip evden ayrıldılar. Genç adamla amca oğlu beraberce yakınlardaki yüksek bir tepenin üzerinde oturup durumu izah etti. Durumu olduğu gibi anlattı.
-Bu konuyu aman ha kimselere bahsetme ben yakında şehire gidecem oradan posta ile köyüne gönderelim, dedi.
-Söyle bakalım ne diyecektin? Genç adam;
-Bu konuyu bir kere bile konuşmayalım olurmu diyecektim, dedi. İkisi birden gülüşmeye başladılar ve amca oğlu;
-Bende aynısı sana diyecektim lafı ağzımdan aldın, dedi.
-Cüzdanı bulan kişi niye kendisine vermedi de postaneden gönderdi anlamadım, demişti.
Bitmeyen Hayaller…
Cuma ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Umut bir ekmekti fakirin yedikçe bitmezdi Sonu hiç yoktu umudun derya deniz gibi Mehmet Kaya
Erirse umutlarımız biterse yakarız yenisini
Ertelenirdi başka yoktu çaresi hayallerde
Hayal tutmayınca günler yarınlar bitmezdi
Dalgaydı martı çırpınışında okyanus gibi
Terinde tuzu aratır derde derman hekimi
Umut ekmekte tuza benzer aranır bal gibi
Düşlerde kaldı yarim…
Cuma ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Serde duman olur körpe yaşında Kaşları yaya benzer oktur kirpiği İnce bel benzer taze dala fidana Mehmet Kaya
Yazmasın unutur çeşme başında
Bir türkü seda olur dağın taşında
Sesi bülbüle kin olur yaz kışında
Yanak güle benzer aldır sürdüğü
Sırma saçına beş beliktir ördüğü
Deli taya benzeşir yiğittir sevdiği
Gülüşü şakraktır can katar cana
Esen yel dalga verir güllü fistana
Uçuşur güllü fistan salına salına
Tutunmak…
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Gün olur seher vaktinde firar eder ya yüreğiniz Göle yeşil vurunca sadeleşir ya masum yüzünüz Mehmet Kaya
Güneşe hat çeker baktığınız noktaya gözleriniz
Kaderde tutunmak varsa uçan örümcek ağında
Her zehirde sabit bulunur panzehirdir yüreğiniz
Bilmeyince yüzmeyi çekilir ya damarınız kanınız
Kaderde tutunmak varsa bir zambak yaprağına
Her nehirde bir yaprak yüzer atacaksa yüreğiniz
Yapraksız üzüm salkımında…
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Yaşarken yaşımızın farkına iki sene sonra varırız Artık sondur yetmişe dayanınca benliğimiz yaşımız Mehmet Kaya
Yaş otuz olunca koca kırkı gösterir bedenlerimiz
Şarap yaşı otuzbeş olsada mistik kokan şiirlerde
Elliye varınca ara açılır yetmiş olur bedenlerimiz
Koca bebektir benliğimiz bedenimiz yok ki farkımız
Benzer hazanda sonu kışa kalmış salkımda üzüme
Seksen olunca yaş tükeniştir son olur bedenlerimiz
Derin Vadilere Selam Olsun…
Çarşamba ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Derin vadilerden duyduğum selam yankılı haykırışlarında Kara kışta buz kesen tipilerde üşüsem şakrak gülüşlerinde Mehmet Kaya
Yağmur yüklü damlalar, bulut gibi özlem kokan yel olsam
Solmuş çiçeklerde bir yaprak olsam kurusam sohbaharda
Turnalara göç zamanı yerimde kalıp mıhlansam kış olsam
Sis çöken koyaklarda keskin kokulu mis kokan kekik olsam
İlkbaharda canversem kurumaya yüz tutmuş çayır çimene
Turnalara göç zamanı yerimde kalıp mıhlansam yaz olsam
Selman Usta’nın Anısına…
Salı ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Bir törense bulunduğunuz ve bazen bir dost kaybedilirse derinden etkilenir üzülürsünüz ağlarsınız. Bu tören ölüm töreni olunca her atılan bir kürek toprakta sızlayınca benliğiniz, o günün akşamında sorgularsınız ay doğunca geceye bakar lanet okursunuz. Ve suskunluğa kucak açarsınız, çünkü her gece yarım ölümdür…. Paylaşmışsanız arkadaşlığınızı çocukluğunuzu dalarsınız derin düşlere sonsuz gecede kaybetmeyi kabullenebilmenin ağırlığını yükünü yüreğinizde hissedersiniz…. İşte böyle bir gecede dilinizden ne dökülebilir bilinmez ama benim dilimden dökülenler ve yazdıklarım; Keseri kalıbına karşı geldi dik durdu söz eyledi Ölüm de bahane var inkar eder hiç istemeyiz
Tarih 23 eylül dolunaya sadece bir gün var
Yıkılan koca bir çınar İmamlı’da matem var
Aşağıdan yel eser hava serin nemli ve tuzlu
Gözler ıslak kirpiklerde kanlı damla yaş var
Kabri kazmasıyla kazıldı ak toprağı yere serildi
Acı haber tez duyuldu nice derin uyku bölündü
Sabah bütün Silifke’de civar köyde sela verildi
İki oğul bir de yari var acısını biz hiç bilmeyiz
Düştüğü yeri yakan ateştir kor olup kavurur
Gitmişti Selman usta yoluna yoldaş gelmeyiz.
Değerli arkadaşım Selman Usta ruhun şad olsun…
Mehmet Kaya
Tatlı Bahşiş Kebabı…
Çarşamba ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Kara kuru, çelimsiz bir çocuktu, henüz 12 yaşındaydı. Herkes gibi idealleri için köyünden çıkıp, o koskoca şehire gelmişti. Daha önce hiç görmediği, bilmediğ,i ama biliyormuş gibicesine dört elle sarıldığı mesleğinin ilk günleriydi. Her şeyi sorguladığı, sorgularken korkularını hiç bir zaman ertelemediği, bilinmeyenlere hep büyük bir merakla sarıldığı zamanlardı. İlk günlerinde en büyük bilinmeyeni, öğrenmek istediği telefonla konuşmaktı. Her akşam iş çıkışından evine varıncaya kadar, günlerce, telefonla nasıl konuşulacağını ezberlemeye çalıştı. Hayalinde telefon çaldırdı, ahizeyi kaldırıp yüksek sesle gelen telefona cevap vermeye çalıştı. Konuşmasını beğenmediğinin farkına vardığında, henüz bir haftadır çalışıyordu. Köyde herkes gibi konuşuyordu ama burada aynı konuşulmayacağını biliyordu. Sabahları erkenden işyerine gelir, kapıları açar, işyerini havalandırırdı. Temizliğini yapıp, takımları yerli yerine yerleştirdikten sonra da çöp kovasını alıp sokağın köşesindeki çöp bidonuna yöneldiğinde, her sabah çalıştığı işyerinin tam karşısındaki kebapçının kıymaları doğramaya başladığını görürdü. Çöp dökülüp de camlar silinirken, yine öğleye doğru pişecek dürümlere sarılacak o mis kokulu kebapların ateşini yakmak için kömürü tutuşturmaya çalışan ustanın yelpazesi, yanıp çıtırdayan kıvılcımları, mangalda dans ettirmeye başlardı. Arada kebapçının tezgahına gözü kaysa da, hiç yemediği bu kebabın tadının, her sabah çayla yediği simite benzemediğini bilirdi. Haftalığı azıcıktı, kendisine bile yetmiyordu. Günler gelip geçiyor, mesleğin her aşamasını gördükçe hiç bitmeyen öğrenme merakı günden güne artıyor, ama her gün de işyerinin tam kaşısındaki kebapçının o mis kokulu dürümünün tadına erişmezlik devam ediyordu. Tutku olup insanı sabırtaşına çeviren bu bilinmeyen tadı hep merak ettiğinden, haftalığına zam yapılmasını beklemeye başladı. Bir gün, bir işi müşteriye götürmesi gerekiyordu. Patronu adresi tarif etmiş, kolay bulması için de bir tarifname çizmişti. Kebabçının taburelerinden birine tünedi ve siparişini verdi. O gün yediği dürüm kebabın tadını da hiç bir yerde hiç bir zaman alamayacağını bilmeden altı ayda erişebildiği kebaptan doyasıya yedi. Artık mutluydu altı ay beklese de dürüm kebaptan yiyebilmişti. Hiç çekinmeden gocunmadan söylemek istiyorum yukarıda yazılanlar ayan beyan bir itiraftır. Hayatta erişilmesi zor olan ne varsa elde edildiğinde kıymeti bilini rmi? Ya da çekilen katlanılan zorluklar unutulur mu? Bilinmez,,, İTİRAF EDİYORUM…!!!! Saygılarımla…
Öğle saatlerinde yediği zeytin ve ekmeğe de benzemediğine emindi.
Arada domates ekmek yediği de olurdu ama, yine de bu dürümün tadı farklı olmalıydı!
Acaba bu kebabın tadı nasıldı? Leziz miydi?
,
Hergün öğleye doğru yemek saatinde herkes dürümlerini eline alıp ayakta yerken, işyerinin camından defalarca görüp, dürümün tadının nasıl olduğunu hep merak eder ama bir türlü de yiyemezdi.
Bazen işyerinde çalışan ustalar öğle saatinde dürüm söyletirlerdi kendilerine, ama kimse bu çocuğa sende yer misin demezdi… Ne olurdu ki bir kere deseniz olmaz mıydı?
Ustaların dürümleri hazırlanırken, kokusundan lezzetli olduğunu anlıyordu ama, bir türlü tadına varamamıştı.
Hiç olmazsa bir gün, bugün kendine de bir dürüm yaptır, deseydiniz ya…. Niye demediniz ki….
Haftalığını her aldığında elli kere hesap yapardı, ama bir türlü dürüm yaptıracak para kalmıyordu….
Tarifnamesi elinde, müşterinin işi bisikletin arkasına bağlı durumda yola koyuldu. Yarım saat pedal çevirmekle adresi buldu. İşi teslim edip işin parasını aldıktan sonra kapıya yöneldiği sırada, işyerinin sahibinin sesiyle durdu. Yanına gelen bu adam, elini cebine atıp haftalığından daha fazlasına tekabül eden bir miktar parayı bu çocuğa uzattı.
Aylardır merak ettiği ama tadına hiç bakamadığı kabaptan bir türlü yiyemeyen bu çocuk, aldığı bahşişi cebine koyarken, damağında kebabın tadını hisseder gibi oldu. İşyerine döndüğünde öğle yemeğinin saati gelmişti. Teslim ettiği işin parasını patronuna verdikten sonra yemek için izin isteyip kapıdan dışarı çıktı. Hedefi tam altı aydır tadına bakamadığı, gidemediği kebabçıydı.
Hiç tadını bilmeden altı ay boyunca o kebaba bakan ve yiyemeyen o çocuk bendim…!!!
Samanyolunda sevişmek…
Pazartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Yıldızlar altında karanlık bir geceydi seviştiğimiz Geceye kısa sevişmeler söz olur sonu hoş olmalı Baykuş öter ses olur ezgili bir name gibi saz olur Mehmet Kaya
Sonsuz akan bir ırmaktı samanyolunda gecemiz
Battı batacaktı hilal şafak vaktiydi cümle alemde
Seher vakti sabah yakındı şimaldı kalan tek yıldız
Sevişmeler yankılandı yıldızlara sabah kış olmalı
Batarken hilal tepeden aşka yorgun bedenlerimiz
Gecelere yeniden özlem kokan ilaç gibi ter olmalı
Uykudadır çimen çiçek uyanırsa gecede söz olur
Batsada hilal doğacaktır yine gelecek gecelerimiz
Üşüsede benliğimiz bedenlerimiz dolunay ay olur
Sensizlikte sevda…
Cumartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
İsmini sevda koydukları gerçekten aşkmıdır Sensizlikten gölgem bile küskün bana
Külü savuran poyraz, yürekte esen yelmidir
Yürekte ki fırtına sevene esen yel değilse
Tozu dumana söz eyleyen yoksa yarmıdır
Sana özlemdir kalan gölgem balçıkta
Kör düğümü çözmek haramdır bana
Duran saattir zaman akacaktır daha
Ben enjektör ve kendim….
Cumartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
En büyük servetin sağlık olduğunu düşünüyordum birden bir elimin bir kolumun olmadığını düşündüm. Ya gözümün biri olmasaydı..!! Benim gibi bir insan hareket ederken göz derinliğini algılayamazsa yürüyemezdi bile, hatta yerinden bile kıpırdayamazdı…! Halime şükrettim… Halime bir kere daha şükrettim… Sonra birden elimin, ayağımın, bedenimin bir eksikliğini kusurunu düşünmek dahi içimi ürpertmeye yetti ve arttı bile… Kendime dedim ki lan Memet; Kendim bana; Bu arada elli yaşlarda tahmin ettiğim biri kapıdan içeriye girip selam verdikten sonra; Adamı dikizlemeye başladım. Yüzüne bakılırsa fena durumdaydı. Babacan görünümlü sağlıkçı amcayı eskiden tanıyordu konuşmasından belli oluyordu. Boş kabine geçip uzanması söylendiğinde bu adamın yüzündeki ifade sanki darağacına asılmaya gider gibi bir hal almıştı. Babacan sağlıkçı amca yanındaki çalışan bayana bir kaç teni ilaç isimlerini söyleyince bayanın elleri otomatik bir kol gibi rafın gözlerini açıp kapamaya başladı. Önüne üç dört tane kadar ilacı yanyana koyup şırıngaya el attığında bu ellili yaşlardaki adam sanki bir yerleri testereyle kesiliyormuş gibi bir şekil almıştı. Yüzünü buruşturup el mecbur ayak ne yapsın misali kabindeki yatağa isteksizce uzandı. İlaç ampullerini tek tek kırıp enjektöre zerk edişini duyduğunda içini bir titreme heyevan kapladığı belli oluyordu. Enjektöre ilaçlar alınınca biraz sonra olacakları bilen ellili yaşlardaki adamın kalçalarına kramplar girmeye başlamış, sanki taş kesilmişti. Bayan iğneyi kendisinin yapacağını sanarak adama doğru yönelince; Kendimle birbirimize bakarken iğne vurulan adam yerinden kalkıp kapıya yöneldiğinde topallıyordu. Topallarken sol eli kalçasının üzerinde iğnenin vurulduğu yerin acısını dağıtmaya çalışıyordu. Kapıdan çıkarken babacana seslendi,, Ben kendim ve iğneden korkan adam üçümüzde kapıdan merdivenlere yönelirken üçümüzde tekrar tek beden olarak topallamaya başladık. Sağlık dolu, neşe dolu, iğnesiz (gerekirse iğneli) günler dileğimle… Saygılar…
İçim cız etti!!!
Ya iki gözümde kör olsaydı!!!
–Binlerce milyonlarca miyarlarca şükretsene şu haline bak sapasağlamsın, dedim.
Kendimden gelen cevap aynen şöyleydi;
Bir kere lan diye konuşma zaten her zaman her durumda şükretmezmisin?
–Ediyormuyum, dedim.
Kendimin biraz duraksadıktan sonra;
Bir dakika her insan iç dünyasında kendisine mutlaka serzenişlerde bulunur ve lan der, dedim.
Kendim;
–İyi ama sen kendine bile olsa lan deme her yerde bu kelimeye ifrit olmuyormusun kullanma o zaman.
Kendimi kızdırmamalıydım;
–Peki tamam kullanmayacam söz, dedim…
Sanki sağlık kabininde değildim de kendimle bir yerde oturmuş sohbet ediyor, dertleşiyordum. Kendime tekrar dedimki;
– Sen niye isyankar değilsin? dedim. Hayatından çokmu memnunsun ki hiç moralini bozmuyorsun? dedim. Moralin bozuk olsa bile kısa bir süre sana yetiyor ve eski haline nasıl gelebiliyorsun?
–Şşşşşş bu soruyu sevmedim…!!!
–Böyle bir sorumu olur seninkide lafmı? !!!
–Dünyanın bin türlü hali var etrafına bir bak ve incele nler neler göreceksin…!!!
–Parmağın ağrıdığında diğer parmağının ağrıdığınıda bir düşün…!!!
–Elinmi ağrıyor veya sızlıyor diğer elininde ağrıdığını veya sızladığını bir düşün…!!!
–Gözünün biri görmüyorsa diğerini bir kapat hele bak birine mutlaka ihtiyacın var…!!!
–Kulağının duymadığını hiç düşündünmü? bir düşünsene…!!!
–Yatalak olduğunu veya felçli olduğunu bir düşün…!!! Birinin sana yemek yedirmeye çalıştığını hayal etmekten çekinme…!!!!
–Akşam olunca kuru ekmeği bulamayan dünyada sence kaç insan var? !!!
–Günlerce banyo yapmadığını hiç düşündünmü? Kaşınmaktan kendini alamadığını bir düşün hele…!!!
–Birilerinin getireceği bir lokma yemeği hiç bekledinmi? Bekleyebilirmisin tahammülün varmıdır böyle bir duruma?!!!
Kendim böyleydim işte sıralamaya başladımmı sıralardım. DUR YETER ARTIK dedim… Söylenmek için fırsat kolluyordu.
–Baba çok fenayım ve halsizim beni ayağa kaldıracak bir iğne yaparmısın? dedi.
–Bir dakka o iğneyi benim yapmam gerekiyor, dedi.
Enjektörü eline alan babacan amca yatan adamın tam yanına gelip;
–Ne durumdasın bakalım, dedi.
İğneyi yaptıracak olan adam;
–Durrr, dedi.
Haydaaa bu da nesi? İğne yapılacak yapılmayada niye dursunki sırasımı şimdi? bekleyenler var. Babacan adam beklemeye, iğne yapılacak olan adamda sağa sola kıvranmaya başladığında yanındaki görevli bayana;
–Kızım bak bu adam gibi hastalarımıza özen göstereceksin, eline enjektörü alıp hemen iğne yapmayacaksın, gerekirse hastanın kendisi yap diyecek öyle yapacaksın, dedi.
Bayan biraz afallamış bir vayizette;
–Peki tamam, dedi ama niye tamam dediğini kendisi bile anlamamıştı. Öyle ya biri sağlık kabinine iğne yaptırmaya gelmişse yatar iğnesini yaptırır giderdi.
Kabin yatağında iğne yapılacak adamın sağa sola kıvranan hareketleri bir beş dakika kadar sürdü ve
–Tamam şimdi..!!!! dediğinde iğne zaten kalçaya çoktan batmıştı.
İşte böyle bir durumda ben lan derdim. İçimden;
–Yuhh lan kocaman adamsın bu yaşa gelmişsin iğneden bile korkuyorsun, dedim. Enjektör enjektörlüğünü yapmış her zamanki iyiliğinin bedelini çöpe atılarak almıştı bile ama bizim hasta adam hala yatağında uzun uzadıya duruyor;
–Amca hala bitmedimi? dediğinde babacan sağlıkçı amcanın o gevrek gülmesi kabinin içinde yankılanıyordu.
–Çoktaaan bitti.
Ben kendime kendim bana bakışırken az önce iğneyi yiyen adamda bize bakıyordu. İğneyi yiyen adamın bakışları çok anlamsızdı. Hepsi hepsi bir iğneydi hemde sağlık içindi.
Sağlık dünyanın en büyük serveti iken bu bakışları bende çok anlamsız buldum.
–Baba kendin için sağlık sıhhatin için bizim sokaktan bir süreliğine geçme.
Sağlık kabininde gülüşmelerin arasından sağlıkçının sesi herkesin sesini bastırdı;
–Delimisin sen oğlum ihtiyar olduğuma bakma, sizin sokaktan geçmeyecek kadar akıllıyım. Daha aklım başımda, dedi.
Nede olsa konu sağlık olduğu için üçümüz bir beden olup bütün cesaretimizle kocaman bir iğne yemiştik.
Kanlı Kaval…
Perşembe ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Çobanlığı babasından hatta dedesinden süregelen bir iş olarak bilirdi, bildiği başka da bir işi de yoktu. Adı lakabı Çoban Mustafa idi. Civardaki bütün herkes koyunlarını güvenerek teslim eder hayvanlarının Çoban Mustafa’nın sürüsünde olmasından memnundular. Her sabah koyunlarını Çoban Mustafa’nın önüne katarlardı. Çünkü bilirlerdi ki akşam hayvanlarının karınları tok ve sayıları eksiksiz olarak gelecekti. Çoban Mustafa’nın bütün gayesi amacı köyünden toparladığı koyunların karınlarını en iyi şekilde nerde doyurabilirdi tek düşüncesi her zaman buydu. Bekar olduğundan çok fazla da geçim derdi filan düşünmezdi. Sürüsünü yayacak otlatacak uygun yer bulunca bir gölgeye oturur ve kavalını konuştururdu. Sadece gözüyle sevdiği bir sevdiği vardı ama kendisinden başka kimsenin haberi olmayan bu sevdasını sadece kavalı bilirdi. Dertleşirlerdi kavalıyla uzun havaları, ağıtları, günümüzde artık sonu gelip tükenmek üzere olan yanık türkülerin coşkularını, beraber yaşarlardı. En sevdiği yer Karadağ’ın etekleri ve yamaçlarıydı ve sürüsünü hep oralara götürmeyi yeğlerdi. Karadağ’ın yamaçları hayvanlarının devamlılığı için bir cennetti bereketti. Ama her öğlen tepe aşağı bütün sürüyü indirmesini hiç ama hiç sevmezdi. Ama sevmese de mecburdu. Kıyamazdı sürüsüne zorda olsa sürüsünü kavalı ile idare eder yönlendirir derede sulardı. İşini sevmese yapmarmıydı yapmazdı. Ama en iyi bildiği işi buydu. Çobanlık onun için vazgeçilmez bir durumdu. Her gün öğleye doğru hayvanların su saati geldiğinde bu su işine kendince çare arar düşünür dururdu. Günler haftaları haftalar ayları aylar yılları kovalayıp dururken bir gün daha önceleri hiç oturmadığı taşlık kuru bir duvarın üzerine taşlarla bir kuytu gölgelik yaptı. Artık bu gölgeliği kullanıyor oradan sürüsüne gözkulak oluyordu. Bir akşam sürüsüyle köyüne vardığında komşusunun evinin önündeki kalabalığı gördü. Sürüyü aceleyle ağıllarına katarak kalabalığın içine daldı. Kaval dedesinden babasına babasından kendisine hatıraydı. Dedesi gençliğinde sevdiğine aşkını anlatmak için kendi elleriyle yapmıştı ve ninesi önce dedesinin bu yanık sesli kavalına sonra da dedesine vurulmuştu. Kavalın namı köyün dışına etraf köylere bile yayılmıştı. Çok isteyenler olmuştu da verilmemişti. Çoban Mustafa bu hatırata gözü gibi bakar, canı gibi korurdu. Yeni yaptığı taştan gölgeliğine vardığında vakit kuşluk vaktini biraz da geçmişti. Duvara yaslanıp gece olanları düşündü bir gün kendisinin de aynı şekilde ebedi ihtirahate gideceğini bilerek gözlerini kapattı. Uykusu gelmişti, sürüsünün durumuna baktı ve biraz kestirmenin kendisine iyi geleceğini düşündü. Uyuduğu derin ama sak bir uykuydu. Bir saate yakın uyuduktan sonra başını kaldırıp sürüsünü kontrol ettikten sonra gözleri açık bir vaziyette yatmaya devam etti. Yattığı yerden yan dönerek yüzüne çok yakın olan yeşil bir otu kopardı ve koklamak için burnuna götürdüğünde şaştı kaldı. Yarpız otuydu bu ama burada yarpızın ne işi vardı. Yarpız otu mutlaka suyun olduğu yerde biterdi ama buralarda hiç bir su emaresi izi yoktu. Kalktı etrafı arazinin yapısını iyice inceledi. Buralarda suyun olmasının imkansızlığını görebiliyordu. Bulunduğu yer engebeli yer yer kayalık taşlık ama yüzeyide yoncalık otluk bir yerdi. Tekrar elindeki yarpız otunu kokladı kokusu yanıltmıyordu evet bu bir yarpız otuydu. Bu duruma şaşmıştı ama anlamda veremedi. Tekrar yan olarak yattı, yatarken kulağını etraftan topladığı otların üzerine gelecek şekilde ayarladı. Bir müddet sonra rüya gördüğünü sandı ama değildi. Yere doğru yasladığı kulağı kendisini kandırıyor olamazdı kulaklarına güvenirdi. Duyuyordu ama nerden nasıl geliyordu bu ses? Duyduğu ses doğruydu ve bu ses gürül gürül akan su sesiydi…. Kalkıp tekrar yattı dinledi bir kere daha olmadı inanamadı bi kere daha evet evet bu ses su sesiydi. Bir kaç gün önce saatlerce uğraşarak yaptığı taştan gölgeliğini şimdi şaşkın bir şekilde yıkmaya taşları yerinden sökmeye başladı. Arada bir sürüsünü kontrol edip tekrar taşları sökmeye devam etti. Uğraştıkça taşları eşeledikçe gözlerinin içi büyük bir tereddütle gülümsemeye başladı. Olabilirmiydi diye iç geçirirken söktüğü taşların nemli olduğunu taşların aralarındaki toprağın nerdeyse çamurlaşmaya başladığını gördükçe şaşkınlığı sevince dönüşüyordu ama tamda sevinmek istemiyordu. Bu arada sürüsüne kendisi kadar iyi bakan köpeğide yanına gelmişti ve sahibini izliyordu. İzlerken de durmadan kuyruğunu sallıyor diliyle de yalanıyordu. Köpeğinin gösterdiği davranış Çoban Mustafa’yı biraz daha cesaretlendirdi. Çalışmaya daha da iştahlı devam ederken artık elleri daha da çamurlaşmaya başlamıştı. Taşları artık daha kolay yerinden çıkarabiliyordu. Bir metreden fazla kazmıştı taşlık olan bu kuru duvarı ve mola vermek için dışarı çıktı. Sürünün su saatinin geçmek üzere olduğunu anlayınca sürüyü köpeğinin yardımıyla toparlayıp sulamaya götürdü. Hayvanlarını sularkende bir taraftan orada kazdığı yerde su olabileceğine akıl sır erdiremiyordu. Kafasndan bin bir türlü şeyler geçerken sürüsünü sulamış ve yine aynı yere gelmişti. Kazdığı çukurun kenarına gelince çukurun dipinde bir leğen şeklinde su biriktiğini gördü. Ayakkabısını çıkarıp ayakkabısıyla suyu dışarı boşaltmaya başladı. Su bitince de tekrar kazmaya devam etti. Kazdıkça sızıntı halinde çukura dolan suya bakıyor bir taraftanda seviniyordu. Sızıntının kaynağının büyük olması ihtimalle yüksekti. Elleriyle sökebildiği taşları sökmüştü ama taşlar artık daha büyüktü ve sökülmesi imkansız hale gelmişti. Kazı işine ara verip düşündü yarın bir kazma getirmeliydi büyük bir kazma getirirse elleriyle sökemediği taşları sökebilirdi. Akşama kadar kazdığı çukurun etrafında oyalanıp durdu. Eğer buradan bir su çıkarabilirse kendisi çok rahatlayacaktı. Her öğlen sürüyü sulamaya götürmeyecek sürüsünü burada sulayıp yorulmayacaktı. Sonraki sabah elinde kazmasıyla gelip kaldığı yerden devam etmek için çukurun kenarına geldiğinde çukurdaki suyun dahada fazlalaştığını gördü. Tekrar ayakkabısını çıkarıp suyu boşaltmaya başladığında bugün suyu çıkaracağına neredeyse adı kadar emindi. Kazmasını eline alıp işe başladığından bu yana bir saat geçmişti ki büyük bir gürültünün öncesindeki çatırtıları duyar duymaz çukurdan hızla çıktı. Daha kenara çıkıp ayağa kalmıştı ki biraz önce ayağını basıp kazma salladığı zemin neredeyse üç dört değirmeni döndürecek şekilde yerin altından bir taraftan gelip bir tarafa hızla akan nehirin akıntısına karışmış gitmişti. İçini bir korku kapladı. Ya biraz daha geç kalsaydı neler olurdu bir hayal kurdu. Kendisi de göçen zeminle beraber yerin altından hızla akan bu nehire yerin bilinmeyen delhizlerinde kaybolup gidecek ve ölecekti. Suyu bulmanın sevinci korkularını çabuk unutturdu. Kazmasını eline alıp çukurun kenarını yarmaya başladı. Taşlarla duvar örerek basamak yaparak suyu erişilebilir hale getirdi. Öğle olmuş yorulmuştu ama umrunda bile değildi. Artık sürüsünü buradan sulayacak her öğlen dereye inmek zorunda kalmayacaktı. İlk işi akan suyun içine düşme tehlikesini ortadan kaldırmak oldu. Taşlarla becerisini konuşturup hayvanlarının ve insanların suyunu içebileceği şekilde çalışmasını tamamlayıp sürüsünü toparladı ve bütün sürüyü suladı. Artık keyifliydiydi. Kavalını bir kaç gündür eline almamıştı, ama artık kavalı konuşturmanın, yanık ezgileri çalmanın zamanı gelmişti. Sonraki gün sabahtan itibaren Karadağ’ın otu, dikeni taşı toprağı, sürmeli kekliği, ürkek tavşanları, yüksekten uçan kartalları bile o meşhur kavalın namelerini sevinçlerini ezgilerini can kulağı ile dinliyorlardı. Günler günlerin peşinden, aylar ayları ardından, yıllar yılları kovaladı. Bir gün Çoban Mustafa kendi elleriyle bu azgın yeraltı nehirinin ehlileştirdiği taşlardan yaptığı pınarı bozulmaya başladı. İtinayla yerleştirdiği taşları yerinden oynamaya, kurduğu düzeneği bozulmaya başladı. Öğle saatlerinde hayvanlarını suladıktan sonra pınarı düzenlemeye tamir etmeye karar verdi. Üstünü duvarla kapattığı azgın nehirin tam üzerinde taşları yerinden oynatmaya açılan gedikleri tamir etmeye çalışırken koynuna koyduğu kavalı yerinden kayarak taşların üzerine düştü. Alabilmek için hamle yaptı ama beceremedi kaval taşların arasından yuvarlanıp kayarak bilinmeyene hızla akan nehire düştü ve anında kayboldu. Çoban Mustafa’nın gözleri karardı, birden nefesi tutuldu. Donakalmıştı !!! Nasıl olurdu böyle salakça bir davranışta bulundum diyerek kendine kızmaya küfürler etmeye başladı. Dışarıya çıktı beyni durmuştu. Nasıl bir adamım ki ben bir andaçı yadigari suya düşürdüm diyerek hayıflanmaya hiddetlenmeye başladı. Bu akan bir dere değildiki koşup takip edip bir yerde yakalasın, suya düşmesiyle gözden kaybolmasının arası üç beş saniyelik bir olaydı. Oturup saatlerce düşündü ama yapacağı hiç bir şey yoktu. Yeni bir kavalı nerden bulacaktı? ya da nasıl yapacaktı? Hayatında hiç kaval yapmamıştı becerebilirmiydi? O gün akşama kadar hep kavalını düşündü durdu. Akşam olunca sürüsüyle beraber köyüne vardı. O gece uyku tutmamıştı sabahlara kadar düşündü durdu ve sabaha karşı biraz uyuyabildi. Sonraki gün elinde bıçağı ile sabahtan akşama kadar uğraştı didindi durdu ama olmuyordu yapamıyordu. Nerde satılırdı bu kaval onu bile bilmiyordu. Sonraki günlerde morali bozuk durumda sanki bir eli bir kolu eksik gibi ruh halinde sürüsüylü merasına gidip geldi. Bu arada kavalın yolculuğu karanlık nehirde bazen ağır ağır arada hızlanarak devam etti. Kavalın bir günlük karanlık yolculuğu yeraltındaki bir çağlayanla göle düşerek son buldu. Devasa büyüklükte bir göldü burası ve gölün üzerinde öylesine mahsun öylesine karanlık bir şekilde dolandı durdu. Dümeni kilitlenmiş gemi misali su nereye götürüyorsa kavalda bir oraya bir buraya sürüklenip duruyordu. Bir kaç yerde küçük anafor oluşuyor bir kaç kere düştü anaforun içine günlerce dolandı durdu ama anafordan bir türlü geçemiyordu. Ara da karanlık dalgalar kavalı anafordan çıkarıyor sakin sakin yüzüp gölün her tarafını zifir dalgalar sayesinde gezip duruyordu. Kavalın yolculuğu hazan mevsiminde başlamıştı. Koca bir karakışı karanlık gölde yüzüp dolanarak geçirdi. Yaz gelip karlar erimeye başladığında nehirin akışı hızlandı. Gölün seviyesi yükselmeye başladığında göldeki dalgalar kudurmaya başladı. Anaforların dönüşleri hızlanmaya başlayalı beri kaval gölün hemen kenarında ki bir kaya girintisinin içinde hapis kalmış arada taşlarada vurmaya başlamıştı. Bir kaç saatlik moladan sonra biraz büyükçe bir dalganın sayesinde girintideki hapsolduğu yerden çıkarak tekrar anaforların olduğu yöne doğru ilerledi. Diğer anafolardan daha büyük olana yaklaştığın suyun dönüşüne kendini kaptırdı. Hızla bir kaç tur attıkta sonra daha önce beceremediği dik konuma gelerek anaforun burgusunda bilinmeyene doğru dikine aşağılara doğru inişe geçtiğin bir süre sonra havada süzüldü ve kırk elle metrelik düşüşten sonra tekrar hızla akıntının girdaplarında kıvrılarak ilerlemeye devam etti. Yılan misali kıvrımlardan geçerek beş altı saatlik bir yolculuk bitmek üzereydi. Bu sefer yolculuk yukarıya doğru bir yol izliyordu. Arada bir hızlanıyor arada düze çıkınca sakinleşiyor tekrar yukarı doğru çıkış devam ediyordu. Bu arada suya bir aydınlık vuruyor gibi oldu acaba nerdeydi? Aydınlığın giderek arttığı farkediliyordu ve bir sona geliyordu aydınlığı güneşi görebilecekti. Kavalın yolculuğu hazan mevsiminde başlamış kışı yeraltında ki devasa gölde geçirmişti. Işığı gördüğü yer Gölpınar yaylasının tam altıydı. Çayırlara çimenlere çiçeklere bezenmiş bir gelin misali sonsuz güzellikleri sunan Gölpınar yaylasına yaz gelmiş yörükler çadırlarını kuralı daha bir gün olmuştu. Gölpınar’ın suyunun çıktığı gözün hemen yanındaki çadır bir Yörük Bey’inindi. Her sene bu mevsimde buraya gelir çadırını kurar ve güzün sonuna kadar bu güzelliklerin içinde yaşardı. Zengindi variyeti dillere destan olmuş ve herkes tarafından tanınırdı. Yörük Bey’i bu yaylanın hastasıydı çok severdi. Bu cennet misali yaylayı kışın bile rüyalarına girecek kadar severdi. O gün de Yörük Bey’i yine suyun gözünde her zamanki yerine oturmuş suyun çorba gibi kaynamasını çıkışını izliyordu. Onun için suyun kaynaması bir başkaydı. Medeniyetlerin olmazsa olmazı hayatın vazgeçilmez ta kendisi olan bu suyun çıkışını izlemek ona ayrı bir keyif verir izlerken ruhunu dinlendirirdi. Yörük Bey’i suyun çıkış noktasına gözünü dikmiş, o sonsuz enerji kaynağı suyun çıkışını izlerken kaval güneşi, güneşte kavalı gördüğü anda Yörük Bey’i de kavalı gördü. Kaynaktan suyla beraber çıkan kavalı görünce birden dili tutuldu beyni zonkladı, rüya olabilirmiydi diye düşündü gerçekti!!!! Gözden çıkan suların az ileride ki göle doğru akışına kapılan kavalı koşarak az ileri de bulunan taşın üstüne basıp tam bacaklarının arasında geçerken eliyle yakaladı. Kenara çimenlerin üzerine oturdu kavalın içinde ki suyu boşaltıp incelemeye başladı. Kavalın etrafını saran yılan misali motifi inceledi çok ince bir işçilikle yapılmıştı. Motif işlenirken büyük ihtimalle bir çuvaldızın ucu ısıtılmış ve kavalın ağacı yakılarak motif oluşturulmuştu. Kavalın üstündeki işçilik takdire şayandı hayran hayran epey inceledi. Suda uzun süre kalmış bir ağacın dayanıklı olması için bu kavala ne yapılmıştı? Hiç kırılmamış çatlamamış ve kavalda en küçük bir bozulma veya arıza yoktu. O bir Yörük Bey’iydi. Beyliği bilirdi ama kaval yapmayı bilmezdi. Nerden bilecekti kavalın yapıldığı ağacın özel olarak hayvan gübresinde fırınlanıp daha sonra işlenip şekillenipte zeytinyağında tavada suyun işlememesi için pişirlidiğini tabiki bilemezdi. Bir ara ağzına alıp üfleyince çıkan sese bir süre güldü. Ama ardından yüzünü kuzey yamaçlara Toroslar’a dönüp dikkatli bir şekilde inceledi. Çadırına doğru elinde kavalı ile yürüdü. Çadırın önüne geldiğinde evdekilerin elindeki kavala aval aval baktıklarını farkedince; O günden sonra Yörük Bey’i arada bir düşünceye dalıyor; Çoban Mustafa’ya sürü sahipleri bir gün damızlık koç bulmaları için teklif götürdüler. At verilecekti para verilecekti ve gezdiği yerlerden değişik koyun cinsinden koçlar bulacaktı. Hazırlığını yapıp dor atın terkisinide azığını koyduktan sonra bir sabah yola çıktı. Günlerce o yayla seni bu yayla benim misali gezdi durdu. Hayvanları özelliklede koyunları çok iyi bilirdi. Gezdiği uğradığı yerlerde bulduğu koçları beğenmemişti. Zaman sorunu yoktu ve gezmenin yeni yeni yerler yaylalar köyler insanlar görmenin de tadını çıkarıyordu. Gezmek her zaman eline geçmeyecek bir fırsattı iyi değerlendirmesi gerekiyordu. Bir gün öğle saatinde Yörük Bey’inin köpekleri karşı yamaçtan gelen atlıya doğru saldırıya geçtiklerinde evin hanımı köpeklere emir verip durdurdu. Çadırın da olan Yörük Bey’i hanımının bey gelen var evin önüne bir çık hele demesiyle çadırın kapısından gelen atlıyı inceledi. Gelen atlı tanıdığı biri değildi. Hafızasını yokladı hiç görmemişti böyle birini ve merakla bekledi. Çadırın önüne gelen atlı Çoban mustafa’dan başkası değildi. Eliyle selam verip; Yörük Bey’i ; –Hoşgeldin sefa geldin buyrun, diyerek bu atlıyı karşıladı. Başıyla emrindeki çobanlarından birine işaret ederek misafirin atıyla ilgilenmesini emretti. Misafiriyle tokalaşan Yörük Bey’i içeri buyur etti. Zaten misafiri gördüklerinde içeriye kalın yün minderler atılmış yaslanması için yastıklar yerini almıştı. Önce misafirin oturmasını bekleyen Yörük Bey’i misafirin karşısına gelecek şekilde oturdu. Belki adetti belki şakayla karışık karşısındakini tanımasını hızlandırmak içindi sordu; Nerdeyse şeklini şemalini unuttuğu kavalını görünce lokması boğazına durucaktı!!! Kenarda duran su dolu kafasına kaldırdığında hala gözü kavalındaydı. !!! Yemek faslı sona ererken gözü aklı fikri kavalındaydı buraya nasıl gelmişti? Aklını zorladı anlamsızdı. Atıyla üç günde geldi mesafe neredeyse ikiyüz kilometrelik bir yoldu. Yörük Bey’i asılı duran kavalı izleyen misafirin gözlerini şaşkın şaşkın yakalayınca sordu. – Hayırdır kavala bakmaktan gözünü alamadın, dedi. Çoban Mustafa olanları bir bir başladı suyu nasıl bulduğunu ve kavalı nasıl düşürdüğünü tüm ayrıntılarıyla anlattı. Yörük Bey’i dolambaçlı bir soru sorarak aldığı cevaptan Çoban Mustafa’nın bulduğu ve koyunlarını suladığı suyun yerinin kendisinden başka kimselerin bilmidiğini öğrendi. Yörük Bey’i Çoban Mustafa ile epey sohbet ettikten sonra; –Hemşerim kaval senindir giderken almayı unutma mademki dedinden babandan andaç hatıradır. Hatırayı korumak gerek üç senedir çadırın direğinde asılı duruyor, dedi. Bir gün kalması gerekirken Yörük Bey’inin ısrarıyla üç gün misafir olarak kaldı. Sonraki gün sabah erkenden yola koyulması gerekiyordu. Sabah yapılan sıkı bir kahvaltının ardından çadırın önüne getirilen atına bindi. Bu arada Yörük Bey’i elindeki kavalı misafirine uzattı ve ; Üç gün içerisinde Çoban Mustafa’nın nereye gideceğini hangi güzergahı izleyeceğini öğrenen Yörük Bey’i misafirini uğurladıktan sonra kendi sürüsünün bulunduğu yöne doğru ilerlerken tabancasını beline koymayı unutmadı. Bulundukları yerin karşısındaki tepelerde otlayan sürüsünün yanına varınca kendisini başçobanı karşıladı. Başçoban otuzundaydı ve biraz deli dolu biriydi. Yörük Bey’i başçobanının yirmiki yaşındaki kızına nasıl baktığın bir kaç kere yakalamıştı ama zaten başçobanın kızını istemeye cesati bile olamazdı. Emrinde ki bütün herkes Yörük Bey’inden çekinirdi. Çünkü o bir beydi ve çekinilmeliydi.!!! Tepenin ucundaki vadiye bakan yüksek bir taşın üstüne oturup başçobanını yanına gelmesi için çağırdı. Başçoban kusursuzca gelip yanına dikildiğin oturması söyleyince ; –Olmaz beyim beyin yanında oturmak kim ben kim? deyince biraz sert bir ses tonuyla ; –Açık konuşacam ve konuştuklarımı burada kalacak ona göre, dedi. Başçoban ve diğer çalışanlar itaatsizlik edemezdi ; –Benim büyük kız da gözün olduğunu biliyorum bilmediğimi sanma, derken belindeki tabancasının kabzesi açıktaydı. –Haşa beyim der gibi oldu. Yörük Bey’i ; –Sözümü hiç kesmeden beni iyi dinle, son üç gündür misafirimiz olan adamı biliyorsun bu adamın ortadan kaldırılması gerekiyor. Eğerki kendini hiç farkettirmeden bu adamı memleketine kadar takip ederek bulduğu suyu tamamen hiç belli olmayacak şekilde kapatıp kendisinide öldürürsen kızımı sana verdiğim gibi yüz bacak koyunda senindir. Ekinini ekip kaldırabileceğin kadarda toprağı kendiyin bilirsin. Teklifim budur ve kesinlikle aramızda kalacaktır. Bu konuyu ikimizin dışında birilerinin duyması bilmesi ikimiz içinde iyi olmayacaktır. Şimdi kararını hemen bana bildirmelisin, dedi. Başçoban için beyinin söylediği nerdeyse tamamı bir emirdi ama beyin kızını da alacak olması başını döndürmeye yetmiş hatta artmışken; –Bey’im ver elini öpeyim emrinizi yerine getirilmiş bilin, dedi. Yörük Bey’i ilk defa başçobanının sırtını sıvazlayarak ; Yörük Bey’i ile başçoban çadırdan biraz uzaklaştıklarında beyinin son talimatlarını can kulağı ile dinliyordu. Aylar sürse bile bu işin mutlaka hallolması gerektiğini iyice tembihledi. Çünkü halletmezse o suyun bir gün kesilebileceğini ve yaylalarının kıraç bir topraktan ibaret olacağını öngörerek Çoban Mustafa’yı ortadan kaldırmayı uygun görmüştü. Heybenin içerisinde gereken silahın ve kendisine lazım olacak erzağın hazır olduğunu kendisine söyleyen beyine karşı saygıyla; Başçoban uzaklaşıp tepeyi aştığında arkasından seyreden Yörük Bey’i suyun kendisi için kıymetini daha iy anlayabilmek için kayanağa suyun gözüne her zamanki oturduğu yere varıp avuçlarına soğuk su doldurup kana kana içti. Aradan geçen bir kaç günün ardından başçobanın yardımcısını ayni şekilde vaat ederek kandırıp yola çıkardı ama bu defa av başçoban olacaktı. Başçoban Çoban Mustafa’yı kimse görmeden öldürecek suyun yerini bilinmez hale getirip kapatacak dönüşe geçecek ve dönerkende yardımcısı tarafından öldürülecekti. Yörük Bey’inin kusursuz planı buydu ve uygulamaya başlamıştı. Yörük Bey’i suyun bir olurda kesilirse saltanatının yaylasının güzelliğinin sona ereceğini bildiğinden acımasız ve kanlı bir planı uygulamaktan hiç çekinmedi. Bir ay gibi bir zaman dilimi geride kalırken Çoban Mustafa arayıpta bulduğu damızlık koçlarla memleketine köyüne toprağına varmıştı. Koyunların katım zamanının gelmesine bir iki ay vardı. Koçlar bir kaç gün dinlendirildikten sonra sürünün içine salınmış Çoban Mustafa’da yine eski işinin başına dönmüştü. Hergün sabahtan sürüsünü aynı yamaçlara götürüyor ve üç sene gibi ayrı kaldığı kavalıyla dertelşemenin tadını çıkarıyordu. Ezgili nağmeleri kavalı ile adeta konuşturuyordu. Çok çok uzalardan bir çift göz artık Çoban Mustafa’yı izliyordu. Birkaç gün kendisinin izlendiğinin farkında bile olmadan işine gücüne devam ediyordu. Bir sabah köpeğinin sürüsüyle gelmediğini farketti bağırdı çağırdı ama sürüden biran bile ayrılmayan köpeği artık yoktu. Köpeğin kaybolmasına bir anlam veremedi. Gece zehirlenen köpeğin köyün yakınlarındaki derenin içinde öldüğünü o gün aksam köyüne gelince öğrendi. Hiç hasta gibide değildi diyerek üzüntülü bir şekilde evine gelip yattı. Gece yarısına kadar evinin önünde oturup olanları düşündü hayatını sorguladı. Derin düşüncelerle yaslandığı yerden uykuya dalmıştı. Rüyasında o çok sevdiği kavalını çalmak istedi çalamıyordu. Defalarca denedi ama olmadı çalmıyordu bu kavalı sanki eline ilk defa almış gibi bir hali var durumda sabah erkenden uyandı. Hemen eline kavalını alıp çalmaya başladı sonra durup sabahın köründe insanların kavalı duyunca ne düşüneceklerini düşündü. Çalmayı bıraktı ama rüyasındaki gibi bir aksilik olmadığını biliyordu. Denemişti ve sabahın köründe kavalını çalmıştı. Azığını hazırlayıp sürüsünü her gün ki saatlerden daha da erkenden yola çıkardı. Yolda giderken rüyasında kavalını çalamamasını bir türlü anlayamadı. Meraya varınca sanki etraftan birilerinin kendisini izlediğini hisseder gibi oldu. Etrafı seyretti inceledi huylanmıştı ama niye? Hiç kimseyi göremimişti ve anormal bir durumda görünmüyordu ama huzursuzdu. Her zamanki gibi bulduğu suyun yanına yaptığı gölgeliğinin içine azığın koyup su almak için kendi elleriyle kazdığı pınara indi. Matarasına su su doldurmaya başladığında üstüne ayaklarının dibine kadar bir gölgeyi farkettiği anda dönüp bakmak için başını çevirmek istedi ama çeviremedi. Hızla geldiği gibi atın gizlediği yere doğru yol aldı. Atının yanına gelip kayalık olan bir gölgede oturup dinlendi. Öldürdüğü Çoban Mustafa’nın kavalı bu sefer kendi elindeydi epey bir süre inceledikten sonra sarıp sarmalayıp heybesine koydu. Yörük Bey’i başçobanın yardımcısına başçobanın Gediktepe Boğazı’ndan gelmesinin büyük ihtimalle mümkün olduğunu ve orada beklemesini tembihlediğinden günlerdir orada nöbet tutuyordu. Avcı avını öldürmüştü ama kendisinin de artık bir av olduğunu bilmediğinden çok rahattı. Başçobanın kavalı getireceğini ve başçobanı öldürünce kavalı ve başçobanın kanlı gömleğini kendisine ispat olarak getirmesini tembihlemişti. Başçoban bir iki saatlik dinlenmeden sonra tekrar yola koyuldu. Artık düzlüklere çıktığında dor atının gemini gevşetiyor uçarcasına yol alıyordu. Yardımcısı ise sabırsızlanıyor kendisini bekliyordu. Zaten gizliden gizliye kini vardı ve rakiptiler. Evin kızına baktığını görmüş ve bir gün sürüyü beraber güderken sıkıştırmış hırpalamıştı. O günden sonrada yardımcısı başçobana iyice gıcık olmuş kızın güzelliğinin kendisine yakıştığını kendi kendine iyice işlemeye başlamıştı. O gün aksama kadar at süren başçoban aksam karanlığı çökerken Gediktepe Boğazı’na girdi. Boğazın girintilerinden birine girip büyükçe bir kayanın önünde bulunan ağacın altında mola verip atını yemledi. Kendiside bir ateş yakıp kepeneğinin altına girip dinlenmeye yemeğini de atıştırmaya başladı. Küçük ama derin dönemeçleri olan Gediktepe Boğazı’nın içindeyken en küçük bir ses yankılanır uğultu dalgaları boğazı kaplardı. Atının yemini yerken çıkardığı kütürtü sesi arada durunca ortalığı sessizlik kaplıyordu. Başçobanın yardımıcısı aksam karanlığı bastırmadan az önce da olsa başçobanın mola verdiği yeri çok uzaklardan görüp tahmin etmişti. Bir iki saatlik beklemeden sonra yaya olarak başçobanın olduğu yere doğru hareket etti. Ama en küçük bir sesin çıkmasını bile engelliyor sanki bir kedi kadar kusursuz ve sessiz olarak hedegine ilerliyordu. Başçoban atının arada yemini yemesine ara verip etrafı dinlediğini farkedebiliyordu. Bir ara saptığı yerden gecenin sessizliğini bozacak kadar taş sesleri gelmiş kulak kabartmıştı. Atınında aynı yöne baktığını görünce iyice huylanıp silahına elini attı beklemeye başladı. İyice dinleme yaptı kulak kabarttı ama bir şey duyamayınca gözlerini kapatıp uyumaya çalıştı. Biraz uyumuştu ama birden uyanıp diken diken olan vücudunu yatıştırmaya çalıştı. Niye böyle olmuştu çok anlamsızdı? Acaba ölüm kokusu ortalığı kaplayınca herkese bir hallermi olurdu? Bunu bilen varmıydı? Bu aniden uyanıp ürpermek niyeydi? Kulağını her yana çevirdi dinledi dinledi ama bir şey duyamadı. Atınında huysuzlundağını görünce yerinden kalkıp silahını boğazın giriş yönüne doğrultup karanlığı doğru ateşledi. Karanlığı yırtan silah sesi ortalığı biranda yankı uğultusuna boğdu. Biraz bekleyip bir el daha atey etti. Yine aynı şekilde ortalık uğultuyla kaplandı. Yankılanma Gediktepe Boğazı’nda dalgalandı ve biraz sonra ikinci bir gürültü koptu. Ama bu defa patlayan başçobanın silahı değildi. Yardımcısının kendisine neredeyse on metre kadar yaklaştığından haberi olduğunda sağ kasığını tutarak yere düşerken silahıda elinden kayıp düşmüştü. Yere düşünce hızla elleriyle silahını bulmaya çalıştı ama otların arasında nereye düştüyse bir türlü buyamıyordu. Kasığındaki acının farkına vardığında burnunun çektiği her nefeste ciğerlerinin yandığını genzinin kavruduğunu hissetti. Genzini kavuran ve soluk borusunu bu kadar hızlı çalıştıran ölümün kokusu olmalıydı. Elleriyle silahını aramaya delicesine devam ediyo ama bir türlü silahını bulamıyordu. –Kimsin benden ne istiyorsun diye bağırmak için niyetlendiğinde yerde ateş ettiği yöne doğru yüzü dönüktü. Karanlıkta birinin üç dört metre mesafedeki çıkıntılı kayanın dipinde kendesine doğru kımıldamaksızın durduğunu görünce biran ateşin arada bir vuran ışığından kendini karanlığa doğru atmak istediği sırada büyük bir gürültü daha koptu. Ensesinden giren kurşunun sıcaklığını omuriliğinin içinden izlediği yolun kendisini sona götüren yol olduğunu anladığında göz kapakları kapandı ve yüzü koyun yere kapaklandı. Yardımcı yerde yatan rakibinin yanına gelirken bile eli tetikdeydi. Öldüğünden emin olmalıydı iyice kontrol etti ve öldüğünden emin olunca zorla sakinleştirdiği atı bağlı olduğu yerden çözerek cesedi ata yükledi. Atın dizginini eline alıp karanlık denizine ama gittiği yönü bilerek yürüdü. Yarım saatlik yolu düşe kalka yürüyerek atının olduğu günlerdir nebit tuttuğu yere geldi. Atını hemen hazırlayıp diğer atıda üstündeki cesetle beraber yedeğine alıp karanlıkta tekrar yola çıktığında gideceği yeri sadece kendisi biliyordu. Gecenin sabaha yakın olduğunu havanın serinliğinden ve yıldızlardan biliyordu. Yoldan saptı ve zamanında bir kaç kere gördüğü Kör Çukur denilen dipsizin kenarına geldiğinde şafak yeni atmıştı. Sabah yıldızı son parlaklığını yeryüzüne doğru vurduruyordu. Çukurun kenarında atını bağladıktan onra cesedi attan indirip derinliğini belkide kimsenin bilmediği bu dipsiz Kör Çukur’un içine doğru yavarlamadan önce heybesini ve üstünü başını iyice kontor edip alacaklarını aldı. Gömleğini de çıkarıp almaya unutmadı. Cesedi çukurun tam kenarına dikkatlice sürükleyip sonrada aşağıya doğru yuvarladı. İçinden yavaş yavaş saymaya başladı ve yirmisekiz dediğinde cesedin zeminle buluştuğunun sesini ancak duyabildi. Kimselerin görmesi bilesi artık mümkün değildi. Sıra başçobanın atına gelmişti. At sanki öleceğini biliyormuşcasına direndi ama tam kenara kadar gelmesede burada vurması uygundu. Atın tam alnının ortasına dayadı silahin tetiğini çektiğinde ölüm çukurunun derinlikleri silahın patlayan gürültüsünden ve atın son kişnemesi ölüm çukurunun deriliklerine kadar ulaştı. Ortalık sessizliğe büründüğünde yardımcı çoban artık başçobanın yerine geçtiğini kendisine ilan etti. Heybesinden çıkardığı mataradan eline yüzüne bulaşmış olan kanı yıkadı. Son defa etrafı kontrol edip atına bindi ve yola çıktı. Gün ağarınca iyi bir banyo yapmasının kendisine iyi geleceğini hatta günanlarından bile arınacağına kendini inandırmaya çalıştı. Yarım günlük veya en fazla bir günlük yolu vardı. İlk bulduğu derede kendini ve elbiselerini yıkayıp temizlendi. Dinlenirken altında bulunduğu ladin ağacının dalları bile bir caninin gölgesinde dinlenmesini istemediğinden yaprakları üşütecek kadar tehdit edici bir şekilde hışırdayıp durdu. İkindi üzeri tekrar yola koyulmak için hazırlığını yaptığı sırada Yörük Bey’i de başçoban yardımcısının yolunu gözlemekteydi. Yörük Bey’i ani bir kararla kır atını hazırlamalarını emretti. Yolculuk vardı ama nereye bunu sormaya hiç kimse karısı dahil cesaret edemezdi. Gün batımında yola çıkarken geceleyin yaşanacaklar herkesce meçhul hatta bilinmezdi. Yaylasını terkederken tepeden tekrar kendisinin olmazsa olmazı saydığı beyliğine son kez göz atıp düzlüğe ulaşınca atını mahmuzladı. Çayırlıkta bağlı kalmaktan kudurmuş kır at rüzgara meydan okurcasına dörtnala bir yıldırım gibi süzülerek hızlandıkça hızlandı açıldıkça açıldı. Bir saate yakındır süratle yolalan kıratın bacak araları beyaz beyaz köpürerek terlemeye başladığında karanlık çökmüştü. Kızıbayır’ın düzlüğüne çıktığında bütün yolların burada kesiştiğini bildiğinden belkide yüzelli yaşına gelmiş alıç ağacının altında mola verdi. Atını kenara bağladıktan sonra oturacağı yeri kırdığı dallarla temizleyip nice gelip geçenlere tanıklık etmiş bu yaşlı alıç ağacına yaslandı. Yörük Bey’i çok yakın tepelerde uluyan kurdun sesini duyduğunda içinden gülümseyerek ulumana devam et herşeyi yedinde benim gibi bir Yörük Bey’imi kaldı diye düşünürken bi atın ayak seslerini duydu. Gelen atlının bulunduğu ağacın yanından geçeceğini biliyordu. Yakınlaşınca ses verdi ve dinledi. Bey kendini çokmu severdi ki karşılamıştı? Yörük Bey’i; –Gel otur bakalım ne yaptın anlat hele, dedi. Yörük Bey’i sabah yaylasına yöresine gelirken sabahın ilk ışıklarında gölpınarın ışıltısı seyretmek için tepede oturdu. Üç kişinin değil onüç kişinin öldürülmesine değecek bir cennet benim yaylam diye düşündü. Yörük Bey’i başçobanın Kör Çukur’da yalnız yatmasını çürümesini istememiş yardımcısınıda kendisi elleriyle aynı yere atmıştı. Gölpınarın suyu çamuru kiri gölgeyi pisi yıkardı ama günahları asla yıkamazdı.!!!! Ölüm getiren pınardan sular içilecek Mehmet Kaya
Yine sırası zamanı gelmişti birinin ve bir gün herkese gelecek olan ecel gelmişti ama giderken illaki iki kişi olacaktı. Ölüme çare yoktu herkes bir gün ecelle beraber gidecekti. Sıranın artık komşusunda olduğunu Çoban Mustafa’da biliyordu. Uyku gelmeyecekti o gece uyunmayacaktı. Gece boyunca beklenen cenaze sabah erken saatlerde mezarlıktaydı. Kabrin kazılması biter bitmez cenaze defnoldu. Kalabalık dağılırken Çoban Mustafa’da sürüsünü her zamankinden biraz geçte olsa ağıllarından saldı. Yine kavalını yanına aldı almasına ama çalarmıydı çalmazmıydı tereddüt ederek yola koyuldu. Doğru ya köyünde matem vardı.
Artık Karadağ’ın yamaçları ezgisiz namesiz ve hüzünlüydü. Sesini az beğense türkü söyleyecek uzun hava çekeçekti. Bir kaç defa denemeye kalkıştı, sürüdeki bazı koyunlar bile otlarken başını kaldırıp kendisine garip garip baktığını görünce bir daha türkü söylememe karar verdi.
İyi de bu kaval nerden gelmiş kimindi?
Yerin altında çıkan bu suda bir kavalın ne işi olabilirdi?
Yaylasının bilinen her yerini gözünün önüne getirdi. Bulunduğu yerin en bilinmeyenlerine kadar gezmediği görmediği yer kalmamıştı iyi de bu kaval suya nerden girmiş ve şimdi elindeydi?
Düşündükçe midesinin bulandığı başına ağrıların saplandığını farketti. Niye huysuzlandığını kendisi de anlayamadı.
Ama huzursuzluk kaplayan benliğini tam olarak anlayabilmiş değildi.
– Çayırlıkta buldum bu kavalı çadırın direğine bir iple asın, sahibi çıkarsa veririz emanettir başına bir şey gelmesin, diyede tembihledi.
–Bu kaval kimindi nerden ve nasıl geldi? diye düşünmeden edemiyordu.
Zaman geçtikçe bu düşünceye dalmalar azaldı. Seneler geçtikçede artık kavalı asılı durduğu yerde görürse gözüne takılırsa düşünüyor aynı şeyleri tekrar sorgulayıp duruyordu.
–Tanrı misafiriyim kabul buyurursanız, dedi.
–Hemşerim inmisin cinmisin kimsin nerelisin? diye sordu.
Çoban Mustafa’da Konya’lı olduğunu ve neden buralara kadar geldiğini sebebi ziyaretini anlattı. Bu arada sohbet koyulaşmaya başladığında evin hanımı yekem hazırlığını hızlandırdı. Malum misafir vardı ve uzak yoldan gelmiş mutlaka açtır diyerek sofrayı kurması için kızlarına seslendi. Bir taraftan sohbet hızla devam ederken bir taraftan da sofra kurularak buyur edildi. Hep beraber oturdular. Yemek yenirken konuşma sohbet ertelenmiş herkes acıkan karnını doyurmaya çalışıyordu. Çoban Mustafa lokmasını ağzına koymaya çalışırken çadırın direğindeki kavalını gördü.
Çoban Mustafa’da kavalına kavuşmanın sevinciyle ;
–Bu kaval benimdi üç sene önce dediği anda Yörük Bey’i sözünü kesip;
–Gel seni bizim komşularla tanıştırayım, diyerek dışarıya davet etti. Kapının önüne çıkıp misafiri suyun gözüne doğru yönlendirdi. Kendi aralarında ki konuşmaların evdekilere duyulmayacağına kanaat getirince tekrar sordu;
–Evet anlat bakalım içerde gördüğün kaval nasıl senin oluyor bir dinleyeyim hele, dedi.
–Hemşerim kendine de bu kavala da iyi bak, yolun açık olsun diyerek uğurladı.
–Otur !!! demesi zaten başçoban için bir emirdi oturdu.
–Emredersiniz beyim buyur, dedi
–Birazdan yola çıkmalısın hazırlığını hemen yap, diyerek çadıra doğru yürüdü. Başçoban koşarak kendi kaldığı çadıra girip gerekli hazırlığını yaptı ve beyinin çadırının önüne geldiğinde Yörük Bey’in hazırladığı heybeyi atına attı. Başçoban beyinin kızıyla gözgöze geldiğinde ileride karısı olacak olmasının sevincini içinde yaşadı. Kızın başçobanı sevdiği, hatta baktığı bile yoktu ama başçoban farklı bakıyordu.
–Emredersiniz beyim, diyerek misafirin gittiği yöne doğru yola çıktı.
Sırtından giren kurşun kalbini delip çıkmıştı. Kahpe eller tetiği çekerken kurbanının hep arkasındayken çekmezmiydi? Geriye doğru dönme gayretinden dolayı arkasının üzerine düşerken köpeğin ölümünün bir anlamı olmalıydı diye düşündüğü anda göz bebekleri fluğ bir durumda başçobanı gördü ama artık bir daha açılmamak üzere kapandı. Bilseydi o çukur mezarı olacak kazarmıydı?
Hiç kimse kazdığı çukurun içine kendisinin gireceğini bilse kazmanın sapını eline bile almazdı.
Başçoban iki saat boyunca kuyuya benzer bu pınarı taşlarla ilk açıldığından dahada bilinmez bir şekilde kapattı. Üstünü de düzeltip kenardan bir süre etrafı izledikten sonra son kez biraz daha uzaklaşıp kapattığı belirsiz yaptığı yere baktı neredeyse kendisi kapatmamış olsa kapatılan yeri bilemeyecekti.
Gecenin karanlığı çökerken artık Yörük Bey’inin kızını düşünmekten kendini alamıyordu. Atına binip oradan uzaklaşmaya başladığında yardımcısının da onun yolunu gözlediğini bilmiyordu. Gece boyunca hiç mola vermeden orolardan uzaklaşabildiği kadar uzaklaşmalıydı. Sabaha karşı mola verdiğinde tahmini olarak elli atmış kilometrelik bir yol geldiğine karar vermişti.
Toroslarda gece olupta karanlık hakim oldğunda börtü böceğin av ve avcılığı hemen başlardı. Yaşamak için yemek, yemek için öldürmek gerekti. Yaşamın keskin en geçerli kuralı mutlaka burada da işlerdi.
Verdiği sese cevap veren sesi tanıdı bu ses başçobanın yardımcısıydı. Bey’in niye buralara kadar geldiğini kendini niye karşıladığına anlam veremedi. Ama pis bir şeyler olduğunu tahmin etmeye çalışıyordu.
Yoksa kendisini tebrik edip vaadini yerine getirmek için gelmiş olamazdı?
Beyin bulunduğu yere otuz kırk metre kaldığında havada keskin bir koku hissetti.
Acaba bu koku neydi?
Hiç duymamıştı neydi bu koku?
Ve engelleyemediği bir korkuya kapıldı silahına elini attı. Sonra tekrar korkularını bastırmaya çalıştı.
Ağacın altına gelince itaatkar ve saygılı bir şekilde selamını verip atından indi.
Bu cümle başçobanın yardıcısını biraz rahatlattı. Tam karşısına oturup yaşanılanları baştan tek tek anlattı. Anlatırken kimsenin kendisini görmediğini ayrıca vurguladı. Yörük Bey’i anatılanlar karşısında kendi konumunu ve yaylasına saltanatının artık devam edeceğine tam olarak kanaat getirdi. Yaylalarına dönmenin uygun olacağını ve atını getirmesini emretti. Başçobanın yardımcısı Yörük Bey’inin atını getirmek için ayağa kalkıp atın bağlı olduğu yere doğru yönelince bir el silah sesini gecenin karanlığında börtü böcek bile duyup bir canın daha yokuluşuna şahit oldular.
Bir pınarın akması üç yiğide şer olur
Akan sular birikir Gölpınar’a kan olur
Kanlı kaval konuşursa dertlidir yakar
Pınarın sesi yanık bir ağıttır can olur
Suların sesinden nameler seçilecek
Yörük Bey’i yıkasa ellerini bedenini
Kaval şahittir bey sorguya çekilecek
Deryaları Aşk Tutunca…
Çarşamba ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Deryaları aşk tutunca kapanır gözler Gözlerde kepenkleri indirmek iş midir
Düşlerde dinlenirmi aşka bela sözler
Olur ya sevmek kalır damak tadında
Tutulmuşsa beden, söz bilmez izler
Acılar lal olup susunca ser de kışmıdır
Tabakta pirinç misaldir hüzün pişermi
Tek taneden bir tabak istemek iş midir
Rüzgara Karşı Yürümek…
Salı ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Zordur rüzgara karşı yürümek savurur saçları Yalnızlık senin değildir, ara da herkesin olur
Ay düşmez yerindedir, demet gibi saçar ışıkları
Karanlığın gizindedir güneş, belli olur şafakta
Karanlıkta ağlama dik dur, gülümse sabahları
Kader ile kısmette hüzün ve sevinç hep olur
Gülmekte sevinmekte zamanla herkese gelir
Karanlığa bakan yalnızlıklar mutlaka son olur
Kokulu Hüzün Denizi…
Pazartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Öperken; titremeyi, hüznü kokan bilir Yaşam zaten çağlayandır akar sel olur
Aşkı yaşamayana kokusu bir hiç gelir
Denizi içine çekmeyi bilen, seven biri
Kokulu yağmurları seven adam kişidir.
Kokan toprak yağmur öncesi mis olur
Düşer yaprak hazan sonu hep kış olur
Boran gider kış biter sonu hep yaz olur
Benim Çiçeklerim…
Cumartesi ~ Eylül 09, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
En çok istediğim yaştaydı onun yaşı, tazecikti diriydi hareketliydi ve 9 yaşına yeni girmişti. Her babanın istediği gibi akıllı biri olmalıydı. Yaşının üstünde davranabilmeyi bilmeliydi. Lafını ölçüp biçmeli yeri geldiğinde konuşmalıydı. Yeri geldiğinde oyununu oynamalı, zamanı zemini oluştuğunda büyük adam gibi değil, adam olmalıydı. Adam gibi adam olmak dendiğinde benzemesini istemiş olduğumuzdan bu lafı sevmezdim. Bir insan adam gibi adam değil, Sadece adam olmalıydı.. Kapının önünde benim elimi sıkarken her zamanki tokalaştığımızdan daha sıkı sıkarken ve diğer eli de omuzumda bana; Kurduğu cümle; –Buyur dede, dedi. Bu babacan amcamıza babamıza karşı cümle kurmak istedim zor oldu ama çok uzun bir cümleyi kurabildim. Böyle bir olaya şahit olmak, bu enfes durumu yaşamak istemeyen yoktur. Vay be oğluma bak büyümüşte dedesine ders bile vermiş. Gabarmıştı göğsüm, coşmuştu benliğim…. Ha gayret benim çiçeklerim…
İnsan olmalıydı…
Herkese saygı duymalı…
Aynı anda saygı da duyulmalıydı…
İmkanlarıyla varolmayı bilmeliydi…
Bir aksam iş dönüşü komşumla karşılaştım. Severdim bu komşumu kendisine bazen baba, ihtiyar delikanlı, eşine de bazen anne, bazen teyze, arada yaşlı güzellerin en güzeli de derdim. Şakalaşmadan takılmadan evime nerdeyse girmezdim.
–Komşum sizi tebrik ederim kutlarım sizi, dedi.
Niye tebrik edildiğimi soran gözlerimle ve beden dilimle yüzüne baktım.
–Bu gün balkon oturuyordum yolun ortasına birinin düşürmüş olduğu 10 ytl’yi gördüm ve beklemeye başladım ilk kim görecek ve kim alacak? alınca etrafa bakacakmı? yoksa alıp cebine koyup gidecekmi diye bir süre bekledim. Senin oğlunun okuldan geldiğini görünce biraz kendimi saklayarak izlemeye başladım. Senin Alper paranın olduğu yere gelince parayı gördü. Paraya bakarak üstünde atladı ve tam apartmana girerken Alper diye seslendim. Bana dönüp;
–Oğlum yerdeki parayı niye almadın? alsana, dedim.
–Amca o para bizim paramız değil ki, dedi.
–Sadece dokuz yaşında ki bir çocuğun bunu söylemesi beni çok etkiledi. Çok beğendim takdir ettim, onun için sizleri tebrik ediyorum anne baba olarak böyle bir davranışı öğretmeniz çok güzel Allah korusun, dedi.
–Sağolasın baba, teşekkür ederim, diyebildim.
–Mıncıklamazmıyım ben seni
–Ha gayret oğlum, ha gayret kızım.
–Tek istediğim adama benzemeyin,
–Adam olun,
–İnsan olun saygı duyun saygı görün….
Sadece adam olun…
İnsan olun…
Herkese saygı duyun…
İmkanlarınızla varolmayı bilin…
Mehmet Kaya
Sivrilmişse diken batmak içindir…
Cuma ~ Ağustos 08, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Kader bu, batacak diken illa batar batacağı yere Mehmet Kaya
Belki diken gelir batar ama, tam batacağı yere
Aşk söyletir, ne söylettiğini bilmez söyleyene bak
Diken diken olduğundan, batacaktır batacağı yere
Bir dostun isteğiydi, söz verdim!!!
Çarşamba ~ Ağustos 08, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Rakı balıkla sevişirken damak tadında Peynir rakıya sözü cilve yapar göz atar sözüm söz!!! Mehmet Kaya
Muhabbet efkardır arada bir aksamda
İki üç dublesi keyiftir sanada banada
Ahir zaman içilir şekerli bade tadında
Ayran sanıp tuz atmadan olsun karar
Üç dört duble keyf ola sanada banada
Keyfinde kal daim olsun adam tadında
Uyan SUNAM,derin uykudan…
Çarşamba ~ Ağustos 08, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ŞİİRLERİM
Uyan SUNAM,derin uykudan… türküsünü dinleyince dilimden dökülenler; Dolunayda karanlık kardır borandır
Herkesin yari al bir çiçektir sunadır
Ey kahpe ölüm kin tutmam sanadır
Sunam gitti gideli dertlerim banadır
Geceler hüzün denizi azgın dalgadır
Sabah olmazki öten şahindir kuştur
Şafakta gelen serindir soğuk kıştır
Güneşi benzettiğim çiçektir sunadır
10 saniye yedi ihtimal…
Salı ~ Ağustos 08, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Puslu sisli bir pazar günü yayladan dönüyoruz. Havanın serinliğinden kulaklarım mısır çerezi kadar gevremiş durumda, çam havasını sindire sindire içime çekiyorum. Bir kaç araç peşpeşe seyir halinde yolun kıvrımlarını virajlarını döne döne Mersin’e geliyoruz. Adamın psikolojik durumu üzerine ihtimaller; –İki gün sonra bankaya ödemesi gereken borcunu nasıl ödeyeceğinin hesabında ve işin içinden çıkamıyor sıkıntısı var. (Lan oğlum ben sana demedimmi beni kefil etme diye eşşek oğlu eşşek ben okadar parayı nasıl öderim?) –Yaşım 35 oldu hala bekarım nolacak benim halim? (Acaba benim davaya bir aracımı göndersem yoksa cesaretimi toplayıp kendimmi konuşup evlenmemi teklif etsem?) –Babam vefat edeli kaç zaman oldu kardeşlerim benim durumumu niye anlamazlar ki haber verselerde şu miras işini halletsekte şu sıkıntılardan kurtulsam. –Kız üniversiteyi kazandı kazanmasına ama göndersem acaba bu kız adam gibi okurmu? Yoksa benim başıma işler açarmı? (Yok yok göndermeyeyim ya gider küpeli müpeli biriyle fingirdeşirse vururum lan bu kızı tövbe tövbeee.) –Hükümet yeni seçildi bahçeyi iyi paraya satabilsekte derdimize derman olsa yoksa hapı yuttuğumuzun resmidir.(Tüccara o kadar borcumuz oldu inşallah borçlu kalmayız anasını satayım.) –O kadar at yarışı oynadık sayısal oynadık bir ……… çıktığı yok ne var çıksada şu arabayı değiştirsem bir ev alsam kiradan kurtulsam şöyle bir tatile çıksam memleketi gezip görsem. (Çıksa kimseye söylemem anasını satayım.) Söylesem başıma üşüşürler. (Ah bir para çıksa atarım bankaya faize ayda 1500-2000 lira elime geçse ne güzel olur maaş gibi ohhh) İhtimallerim buraya kadar neden mi? Gördüklerimin hepsi 8-10 saniyelik zaman dilimindedir. Kırk elli metre mesafeden sonra görüş alanımdan kaybolduğundan ihtimallerin kalanını da orada bırakıyorum. Yaşım 39, başım zaten kel, sekiz on saniyede yedi ihtimal;
Vakit ; İkindi akşam arası
Mevsim ; Yaz
Ay ; Ağustos
Yer ; Mersin-Fındıkpınarı yayla yolu
Mevki konumu ; Fındıkpınarı-Akarca arası
Arazi durumu ; Her tarafı açık uzunca bir tepenin tam ucunda (Yıllara meydan okuyan bir çam ağacının altı)
Görünen ; Bir adam, bir binek (74model) renault, bir tabure, taburenin yanında siyah bir poşet (poşet içinde kalıbımı basarım ki beş altı tane bira var)
Taburede bulunan ; Bir şişe bira, bir paket sigara, sigaranın üstünde çakmak
Yola mesafe ; 30 mt civarında
Adamın yönü ; Güneşin batım yönü
Duruşu ; Arabaya yaslı, yüzü görünmese de gözleri sabit ve gün batımını izliyor gibi ama, adım gibi eminim izlemiyor.
–Ya hanım ne işin var otla çiçekle gelip şöyle yanıma otursan filmlerde ki gibi el ele diz dize konuşsak ölürmüsün? (Taaa indin aşağılara şimdi nasıl çıkacaksın?)
BENİM İÇİN İYİ BİR PERFORMANS….
Saygılarımla….
Çilekeş’e Selam verdim…
Pazartesi ~ Temmuz 07, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Akşam üstü bir saatlik yolculuktan sonra mevsim sıcaklarından yaylaya kaçmanın, serinliği tatmanın nemsiz kuru havayı ciğerlerime bolca çekmeyi yaşamanın, eşi dostu arkadadaşı akrabayı görmenin, hal hatır sormanın keyfini huzurunu yaşamak için köyüme varmıştım. Arabadan indiğimde serin havayı yüzümde bedenimde hissetmek bana apayrı bir keyif verdi. Duvarda yaslı duran emektar devrimci, çalışkan Çilekeş‘le göz göze geldim. Vay be ne kadar da uzun zaman olmuştu görüşmeyeli gözgöze gelince, yaz kış demeden çalışan, işini her zaman tam ve eksiksiz yapan, zorlukları göğüsleyen, taş toprağı çok iyi bilen, hayatında bir kere bile hasta olmayan Çilekeş‘e kusursuz olarak bütün benliğimle selam verdim. Onun bizim gibi bir eli yoktu. Tokalaştık… Çok ekmeğini yedik zaten yemediğimiz olmazdı. Ama ya şimdi… Ama Çilekeş‘in o duvara yaslanmış duruşu çok hüzünlü, garip ve acıydı. Selamlaşırken kimselerin artık yüzüne bakmadığından kendisiyle ilgilenilmediğinden şikayetçi gibiydi. Durumunu anlıyordum ama zaten hiç bir şeyde yapamazdım. Çünkü hastaya ölüm zamanı söylenmezdi. Hastaya ölüm vaktini saatini söylemek demek yaşarken varken öldürmekten başka ne olabilirdi. Karanlık çökerken Çilekeş‘i duvarda yine yapayalnız yine hüzünlü bırakarak vedalaştım. Dünyanın en değerli buluşlarından birisi Karasaban’dır. Varlığımızı sürdürülebilir kılan yediğimiz her lokmanın yapısındaki buğdayın veya toprağa ekilen tohumların yeniden hayat bulabilmesi için işte bu Çilekeş=Karasaban‘nın emeği vardır. Karasaban’ların hepsi birer Çilekeş’tir.
Selamımı verirken de sadakatimi göstermek istercesine elimi uzattım.
Doğuştan olmayan elinin yerinde sadece düz bir tutağı vardı.
Ama ben o tutağı hep bir el saymıştım. Onu tanıdığımdan bu yana varolan soğukluğu tutağında da vardı. Kendisinden daha yaşlı köyevinin çift sıra taştan yapılmış duvarına yaslanmış akşamın serinliğinde yılların yorgunluğunu atmaya çalışıyordu.
Çilekeş‘i çok küçükken tanıdığımdam eski günlerimizde beraber bir arada nasılda çalıştığımızı hatırladım.
Ne zaman hadi çalışalım taşı toprağı karıştıralım desem hiç itiraz etmezdi. İtaat etmesi herkes tarafından bilinirdi. Zaten itaatsizlik ettiğini kimselerden de duymamıştım.
Küçücükken bile ona bakar bakar hayranlık duyardım. Bu kadar dayanıklılığına akıl sır erdiremezdim. Yaz kış demezdi daha işi, çalışmayı, taşı, tarlayı, toprağı düşündüğünüzde hemen hazır durumda olurdu.
Bir nevi bizim emrimizdeki bir emireriydi. Korku nedir hiç bilmezdi. Kışın soğukta buz keserdi de banamısın demezdi. Yazın kavurucu sıcaklarda yanardı ama yinede banamısın demezdi. Fırtınalı havalarda savrulan tozdan bizler gözümüzü korurduk ama ona hiç bir şey olmazdı.
Duvarda ki yaslı haline baktım rengi artık kızıl bir hal almıştı. Yüzü asık herkese küskünlüğü belliydi. Sitem ve yalnız bırakılmışlığın ifadesini üzerinde görebiliyordum. Bilmezmiyim terkedilmenin hüznünü, ezikliğini, acısını herkes gibi bende bilirdim.
Mehmet Kaya
Ayıcı Ali…
Çarşamba ~ Temmuz 07, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Nasır tutmuş elleri yaba misali, bir eli normal bir insanın iki elinin büyüklüğünde, cüssesi uzun boylu iri yapılı nefesi rüzgar misali, kara kaşlarının altındaki masmavi gözler bakmak için değil görmek için anlamak için bakardı. Bu adam adıyla sanıyla lakabıyla Ayıcı Ali’ydi. Lakabını ayıların inine girerek eline ve koluna doladığı kalın keçeyi kendisine taciz edince saldırıya geçen ayının ağzına sokunca çenesi keçeden dolayı kilitlenen ayıları boynuz saplı keskin üçgen kamasını çok iyi kulanarak öldürmesiyle almıştı. Bazen yarım saate yakın büyük mücadele sonunda ayıyı öldürdüğü olurdu. Mağaranın etrafındaki bekleyenler bu büyük hesaplaşmanın sonucunu hep içleri ürperti dolu bacakları titreyerek bekler bu adama akıl sır erdiremezlerdi. Mağaranın içindeki canhıraş mücadele de ortaya çıkan sesleri duyanlar Ayıcı Ali’nin mağaranın kapısından iki metreden yüksek ayıyı yerde sürüyerek çıkışını görünceye kadar korkuları coşkun akan ırmaklar gibi hızlı yaşarlardı. Namı bütün köylere civarlara yayılmıştı. Tek silahı yanından hiç ayırmadığı otuz cm uzunluğundaki ucu adeta bir tığ kadar sivri üçgen biçimli ve uçtan geriye doğru oluklu olan el yapımı kaması ve her zaman kullandığı kendi yapımı olan keçesiydi. Kaması yıllar önce savaşta şehit olan dedesinden kalmıştı. El yapımı bu silah özel ustaların marifetli ellerinden şekillenip çeliklenmesi içinde at sidiğine batırılarak çelikleştilirmişti. Çünkü bu şekilde yapılan kesici bir aletin kestiği dokunduğu bir canlıyı zehirleyerek öldürme özelliği de vardı. Şalvarının yan tarafına asılı olan bu kama Ayıcı Ali’nin belinden hiç bir şekilde çıkmazdı. Hem silahıydı hemde dedesinden andaçtı, hatıraydı. Uzun boylu iri yapılı bir dev gibi görüntüsü olan bu adamdan hemen herkes çekinirdi. Cesareti ve yüreği büyüktü. Gözü kara ve dik bir duruşu her zaman üzerinde olurdu. Saniyelerle ölçülebilecek bir karar verme yetisine sahipti. Çevresindekiler ne kadar çekinselerde yardıma ihtiyaçları olduğunda Ayıcı Ali’nin yok demeyeceğini de iyi bilirlerdi. Yardıma koşan bir yapısı ve iyiliği her zaman üzerinde olurdu. Gücü kuvveti üç insana eşit bir durumdaydı. Bir çuval buğdayı sırtında yedi sekiz kilometrelik mesafedeki değirmene götürdüğü sıradan bir durumdu. Görenler şaşırmazlardı bu duruma alışmışlardı. Arada düğün dernek toplantılarına çağırıldığında önceden Ayıcı Ali için ayrıca sofra kurulurdu. Herkes saygısını gösterirdi ama bu adam da asla kimsenin iyi niyetini saygısını kötüye kullanmazdı. Arıcılık yapan uzaktan bir tanıdığı bir gün bal sağım sırasında karakovandan hasat olunan balın sıkma işinde yardım etmesi için Ayıcı Ali’yi çağırdı. Sağım sırasında orada bulunanlar bal sıkım işine yardım ederken Ayıcı Ali’de onlara yardım ediyordu ama ellerinin büyüklüğünden beş altı kişinin yaptığı işi bir keresinde yapıyordu. –Ayıcı çok pis boğazsın, fazlası dokunur ya yinede sen bilirsin, diyebildi. Oradakiler durumu kavramışlar gülmeye başlamışlardı. O aksam Ayıcı Ali arıcıya yardım etmenin ve yediği balın etkisiyle evinin önündeki duvara yaslanmış tütününü sasarken gökyüzünü izliyordu. Hilal dolmak üzereydi dolunaya bir gün kalmıştı ama gece yalancı gündüze dönmüştü. Zaman zaman köylerde delikanlıların evlenme çağında istedikleri kızları aileleri vermeyince kız kaçırmak adettir. Çok büyük kavgaların yaralanmaların hatta ölümlerin olduğu olaylar her yerde yaşanırken Ayıcı Ali’nin bitişik köyünde de benzer bir durum yaşanıyordu. Bir yağız delikanlı istemişti sevdiceğini ama kızın ailesi tarafından reddedilmişti. Sevdiceği verilmeyince yağız delikanlı bir kaç gün mecnun olup dağı taşı gezdi sabahlara kadar yıldızların altında dolunayı izledi. Bir gece yine efkarlandı dolunaya bakarken sevdiğinin de dolunaya baktığını anladı. Sordu; kaçarmısın benimle? diye ve aldığı cevap evet kaçarım oldu. Kararını vermişti büyük aşkını kaçıracaktı ama nasıl? Yaya olarak saatlik yorucu yolculuktan sonra son tepeyi aşarak Ayıcı Ali’yi evinin önünde tütün içerken buldular. Selamlaşıp dertlerini Ayıcı Ali’ye anlattılar. Ayıcı Ali bilirdi bu durumları ve çok kişiye de yardım etmişti. Ayıcı Ali gençlere tamam deyip hemen yola çıkmayı önerdiğinde gecenin yarısıydı. Yola koyulup giderken Ayıcı Ali gençlere eve baskın yapıldığında ilk işlerinin çadırın içindeki üç direği çok hızlı olarak çekip dışarı çıkmalarını ve çadırı evin üzerine göçürmelerini sıkı sıkı tembihledi. Hepsi aynı anda çok hızlı olarak çadırın içine girecekler gençler çadırın direğini dışarı çıkarmadan kızın yatağını önceden belirlediklerinden Ayıcı Ali’de kızı yatağı ile birlikte omuzuna atıp dışarı çıkartıp belirlenen istikamete koşmaya başlayacaktı. Zaten birer kere vurabilirlerse kimsenin kalkacak halide kalmazdı. !!! Kapıdan çıktığında gençlerde direkleri alttan yukarı doğru kaldırıp kendilerini dışarı atarken evdekilerin uyanmasıyla yerde yatanların üzerine kara çadırın yıkılması bir oldu. Gençler ellerindeki uzun çadır direklerinin ucundan tutarak çadırın altından kim kalkmaya çalışırsa çalışsın kafalarına birer kere vurmaları yeterliydi. Bu arada ev halkının koyakta ki canhıraş bağırmalar ortalığı velveleye vermişti. Kalkmaya çalışanlara birer kere vurulunca kimsede kalkacak hal takat kalmamıştı. Direkleri yere atıp Ayıcı Ali’nin peşinden belirledikleri yere doğru hızla uzaklaştılar. Eve baskın yapılması bir kaç dakika sürmüştü. Hızla koşmalarına rağmen Ayıcı Ali’ye yetişemiyorlardı. –Gençler benim işim burada bitti ben gidiyorum. Beni görmediniz bu olaydan haberim yok, diyerek hızla uzaklaşırken delikanlı; –Emiiiiii mahvoldum ben öldüm bittim, demeye başladığında Delikanlı; –Hele canım yav yatağın kımıştısı iki kişi gibiydi. dedikten sonra delikanlıyı sakihleştirip gelini eve yakın bir yere kadar götürmelerini tembihledikten sonra karanlıkta kayboldu. Mehmet Kaya
Önündeki leğen sıkılan balla dolunca baldan canı çeken Ayıcı Ali iki elini kürek gibi yaparak balı doldurup su içer gibi içmeye başladığında arının sahibinin gözü takıldı. Ayıcı Ali’nin bal içmesi demek leğende ki balın bitmesi demekti. Bir iki üç derken leğendeki bal bitmişti. Arı sahinin bu işe biraz canı sıkıldı, korkusundan bir şeyde diyemiyordu. Sadece söyleyebildiği;
Leğendeki balı bitirince doyduğuna karar verip işi bitirmek için devam ettiler.
Kim yardım edecekti tek başına olmazdı ya yakalanırsa gücü yetmezdi bir kaç kişiye karşı mücadele edemezdi. İki arkadaşı yardım edeceklerdi ama yine de güçleri yetmezdi. Sevdiğinin erkek kardeşleri sayıca fazlaydı. Baskın yapıp kaçıracaklardı ama ya evdekilerin erken haberleri olursa yakalanırlarsa olayı yüzlerine gözlerine bulaştırırlarsa herkese rezil olurlardı. Arkadaşlarından birisinin Ayıcı Ali’den yardım isteyelim önerisine sıcak baktılar.
Gençlerde direkleri çıkarıp yere ev halkının üzerine göçüp yıkılan çadırın altından kalkacak kafalara direklerle vuracaklardı.
Evin olduğu koyağın kenarında son konuşmalarını planın uygulaması yönünde tekrar kararlaştırlar. Çadıra sessizce iyice yaklaştılar. Kapıdan içeriye hep beraber aynı anda dalmalarıyla kapıya yakın yatmakta olan kızın yatağını döşeğin altındaki çulla beraber sarmalayıp omuzuna atması Ayıcı Ali için iki üç saniyelik bir olaydı.
Sık ormanlarla kaplı bir boğazdan çıkmaya başladılar. Yarım saatlik koşturmanın ardından durup etrafı dinlediler. Çok ileride bir yerde bir ayak sesi duyduklarında tekrar hızlandılar. Bir süre daha nefes nefese koştuktan sonra Ayıcı Ali’ye omuzunda çulun içindeki yatakla beraber koşarken zor yetiştiler. Zatende belirledikleri yere gelmişlerdi.
Düzlüğe çıkınca Ayıcı Ali gençlerin geldiğini gördü ve omuzundaki sarmaladığı kocaman yatak yığınını yere bırakıp;
–Ayıcı emmiii bekle hele başımız şimdi tam belaya girdi, diyerek arkasından koştu.
Ayıcı Ali durup beklemeye başladı delikanlı yanına gelince;
Ayıcı Ali;
–Hayırdır yav noldu? dedi.
–Emmi kurbanın olam yatağın içinde kızın yanında evin gelinide varmış ben ne yapacağım, diyerek ağlamaya başladığında Ayıcı Ali gecenin karanlığında gür sesiyle kahkahayı bastı;
————————————————————————————————————
Bazen güçlünün gücü eziyettir. Güçlü olan eğer dost ise yardım ve meziyettir. Silahların bile zor durdurduğu ayıya dur diyebilen bu adamı cesaretinden ve şevkatinden dolayı, tarihteki yerine ve yattığı toprağını saygıyla selamlıyorum.
Uçmayan Daire !!!
Çarşamba ~ Temmuz 07, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Flaş haber altyazısı geçiyor ve ekranda bir olayın görüntüsü var. Çekilen görüntüde olayın haber değerini taşıyan özü tam olarak görülüyor. Siz hepiniz ; Biz hepimiz; Diyor Haberiniz Olsun…!!!
Tam bu esna da tv ekranına kim karar vermişse görüntüyü daha iyi anlayabilmemiz için daire içine alıyor!!!!!!
Beyaz bir tabağın içindeki tek zeytin tanesi kadar herkesin görebildiği görüntüyü net olarak bizler görebiliyoruz!!!!
Görüntüyü daire içine almasanız göremeyiz mi?
–Bu millet salak mı?
–Bu millet bu kadar aptal mı?
–Bu millet bu kadar geri zekalı mı?
–Bu millet bu kadar dangalak mı?
Görüntüyü daire içine almasanız görebiliyoruz.!!!
–Bu millet görüntüyü niye daire içine alıyorlar bu haberi yapanlar salak mı?
–Bu millet bu görüntüyü niye daire içine alıyorlar bu haberi yapanlar aptal mı?
–Bu millet bu görüntüyü niye daire içine alıyorlar bu haberi yapanlar geri zekalı mı?
–Bu millet bu görüntüyü niye daire içine alıyorlar bu haberi yapanlar dangalak mı?
Hacker’le Sohbetim…
Cumartesi ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Msnye ekleme isteğini kabul ettim ve sohbete başladık Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:12 PM) Not: Msn listem ekli hala ve arada günaydınlaşıyoruz ne yapalım bir hackerim var artık))))
Defalarca sitemi çökerten hacker ile sohbetim buyrun:
:))))
(f)General Reklam® says: (8:32:23 PM)
üstad selam
(f)General Reklam® says: (8:32:29 PM)
buyrun
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:44 PM)
![]()
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:48 PM)
sizin siteyi
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:49 PM)
hackledimde
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:51 PM)
zuahahahha
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:56 PM)
sitenizin açığını kapatmissiniz
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:58 PM)
sevindim
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:32:59 PM)
![]()
(f)General Reklam® says: (8:33:00 PM)
iyi etmişsin eline sağlık))))
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:33:04 PM)
bekle
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:33:06 PM)
http://www.carpediemkitap.com
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:33:09 PM)
buna bascam
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:33:46 PM)
http://www.carpediemkitap.com/images/
Bellonanın Bayisinin pc HACKED says: (8:33:47 PM)
:):):):)
(f)General Reklam® says: (8:33:53 PM)
)))))))))))
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:34:09 PM)
:):):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:34:09 PM)
nasıl
(f)General Reklam® says: (8:34:14 PM)
amacınız nedir üstadım
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:34:27 PM)
:):):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:34:29 PM)
tamamen zevk için
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:34:29 PM)
:):)
(f)General Reklam® says: (8:34:50 PM)
haklısın zevkler tartışılmaz
(f)General Reklam® says: (8:34:58 PM)
kimi olumlu kimi olumsuz
(f)General Reklam® says: (8:35:07 PM)
birşeyler yapar durur
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:35:14 PM)
:):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:35:18 PM)
olumlu yaparim ben
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:35:19 PM)
:):):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:35:26 PM)
marmara universitesini
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:35:28 PM)
hacklimmi?
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:35:28 PM)
:):):):)
(f)General Reklam® says: (8:35:47 PM)
bir insan birşeyi isterse yapar buna hiç şüphe yoktur tabiki
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:36:01 PM)
bekle
(f)General Reklam® says: (8:36:06 PM)
bakıyorum siz kendinizi iyi donatmışsınız
(f)General Reklam® says: (8:36:10 PM)
istediğinizi yapabiliyorsunuz
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:40:10 PM)
kanqi
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:40:10 PM)
![]()
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:40:22 PM)
http://havacilik.marmara.edu.tr/
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:40:23 PM)
![]()
(f)General Reklam® says: (8:40:40 PM)
üstad helal valla
(f)General Reklam® says: (8:40:42 PM)
))))))
(f)General Reklam® says: (8:41:01 PM)
peki bir siteyi hacklerken bir kıstas varmı?
(f)General Reklam® says: (8:41:04 PM)
amaç nedir?
(f)General Reklam® says: (8:41:13 PM)
hep merak etmişimdir
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:22 PM)
:):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:24 PM)
acığı vardır
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:31 PM)
sebeb budur
(f)General Reklam® says: (8:41:35 PM)
benim siteyi incelemişsindir
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:37 PM)
açığı vardı o yüzden hackliyorum
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:51 PM)
evet
(f)General Reklam® says: (8:41:54 PM)
kendi halimde işimi yapmaya çalışan biriyim
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:54 PM)
serverlere shell sokuyorum
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:55 PM)
![]()
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:41:59 PM)
1000 tane site
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:42:00 PM)
vardi
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:42:01 PM)
sizin sitede
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:42:02 PM)
içindeydi
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:42:03 PM)
![]()
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:42:06 PM)
ne yazıkki sizin sitede listenin içindeydi oyüzden hackledim)))
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:42:06 PM)
:):):):):)
(f)General Reklam® says: (8:42:32 PM)
)))))))) çok düşündüm acaba beni çokmu zengin sanıyorlar veya bir amaç uğruna yapılmış bir site gibimi görüyorlar diye düşündüm.
(f)General Reklam® says: (8:42:38 PM)
idoolojik bir yayın yaptığımımı zannediyorlar diye de düşündüm öyle olsa anlayacam
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:43:06 PM)
:):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:43:18 PM)
kusura bakma abicim
(f)General Reklam® says: (8:43:20 PM)
kendi halimde ekmeğimi kovalamaya çalışan bütün olumsuzluklara rağmen ayakta durmaya tek başıma mücadelemi veren biri olarak
(f)General Reklam® says: (8:43:34 PM)
çok şaşırdım gerçekten
(f)General Reklam® says: (8:43:51 PM)
ayda bir veya iki tane bu site sayesinde bir iş düşerse
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:43:59 PM)
bekle
(f)General Reklam® says: (8:44:03 PM)
miktarı önemli değil ekmeğimizin mücadelesini veriyoruz
(f)General Reklam® says: (8:44:12 PM)
bu siteyi de ekmeğimiz için yaptık
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:44:16 PM)
tamam
(f)General Reklam® says: (8:44:50 PM)
hani bir ideolojiye veya zümreye hitap eden başkalarını rahatsız eden bir sitem olsa veya ben öyle biri olsam
(f)General Reklam® says: (8:44:55 PM)
tamam diyecem
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:45:59 PM)
ok abicim
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:46:05 PM)
abi çok özür dilerim )) sen arada kaynamışsın diyelim
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:46:07 PM)
ama benden söz bir daha yapmayız
(f)General Reklam® says: (8:46:21 PM)
peki bisi soracam
(f)General Reklam® says: (8:46:25 PM)
sorabilirmiyim?
(f)General Reklam® says: (8:46:58 PM)
ben internetten çok iyi anlamam buna emin ol
(f)General Reklam® says: (8:47:05 PM)
biraz bilgim var hepsi okadar
(f)General Reklam® says: (8:47:28 PM)
39 yaşındayım ve kendi mücadelemi veriyorum
(f)General Reklam® says: (8:47:40 PM)
tek gelirim veya kazancım
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:47:40 PM)
evet
(f)General Reklam® says: (8:47:52 PM)
kendimi geçindirecek kadar bir işyeri olan bir dükkan sahibiyim
(f)General Reklam® says: (8:48:05 PM)
kendimi geçindirecek kadar bir gelirim var
(f)General Reklam® says: (8:48:16 PM)
interneti gerçekten çok iyi bilmiyorum
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:48:21 PM)
evt
(f)General Reklam® says: (8:48:25 PM)
sizlerin buradaki amacı nedir ?
(f)General Reklam® says: (8:48:34 PM)
bilginizi kullanmak sınamakmıdır?
(f)General Reklam® says: (8:48:42 PM)
denemekmidir yani
(f)General Reklam® says: (8:48:49 PM)
öyesine soruyorum
(f)General Reklam® says: (8:49:12 PM)
hacker kelimesini her duyduğumda bu soru aklıma gelir
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:49:18 PM)
ok
(f)General Reklam® says: (8:49:18 PM)
gerçekten amaç nedir burdaki?
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:49:43 PM)
![]()
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:49:43 PM)
zevk için abi sizi tanımam etmem
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:49:47 PM)
kısacasi bilgilerimizi
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:49:51 PM)
artiriyoruz
(f)General Reklam® says: (8:49:51 PM)
inşallah benim sizi kandırmaya çalıştığımı filan düşünmüyorsunuzdur
(f)General Reklam® says: (8:50:11 PM)
kaç yaşındasınız peki
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:50:14 PM)
yok abi ya beni gerçekten ikna ettin inanıyorum size
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:50:16 PM)
19
(f)General Reklam® says: (8:50:19 PM)
hacker deyince
(f)General Reklam® says: (8:50:28 PM)
aklımıza yani en azından benim aklıma
(f)General Reklam® says: (8:50:41 PM)
siyah elbiseli filmlerdeki ajan tipleri gibi bir insan tipi geliyor
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:50:49 PM)
evet
(f)General Reklam® says: (8:50:49 PM)
ama eminim öyle tipler değilsiniz ))
(f)General Reklam® says: (8:51:08 PM)
üstad peki bu işten para kazanıyormusun??
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:51:36 PM)
yok abi ya nerdeee kazanmiyoruz
(f)General Reklam® says: (8:51:40 PM)
bu işi tamamen keyif ve zevk içinmi yapıyorsun
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:51:48 PM)
evet
(f)General Reklam® says: (8:52:08 PM)
çok enteresan bir durum var
(f)General Reklam® says: (8:52:18 PM)
ben bu siteyi kurduktan bir gün sonra çökerttiler
(f)General Reklam® says: (8:52:22 PM)
çok güldüm o zaman
(f)General Reklam® says: (8:52:25 PM)
yani
(f)General Reklam® says: (8:52:36 PM)
yuh dedim ya dün bir bugün iki dedim
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:52:40 PM)
:):)
(f)General Reklam® says: (8:52:44 PM)
![]()
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:52:55 PM)
şansın bu kadarıda fazla abi ya
(f)General Reklam® says: (8:52:55 PM)
site kurulalı beri
(f)General Reklam® says: (8:53:00 PM)
20 kere çökerttiler
(f)General Reklam® says: (8:53:09 PM)
bunun bir çaresi yok mu??
(f)General Reklam® says: (8:53:24 PM)
yoksa banamı denk gelmiş bu kadar saldırı veya hacklenmek
(f)General Reklam® says: (8:53:25 PM)
:)))))))
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:54:27 PM)
yok ama şöyle
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:54:28 PM)
:):):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:54:32 PM)
host sirketine söyle yeniden kursun ve açıklarını iyi kapatsınlar
(f)General Reklam® says: (8:54:43 PM)
söyledik zaten
(f)General Reklam® says: (8:55:01 PM)
ama bunun gerçekten bir çaresi yokmu hosting sağlayıcı firmanın bir eksiğimidir
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:55:03 PM)
tabiki abi posting şirketleri bizleri kışkırtıyor bu konuda
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:55:05 PM)
abi yanında calisan varmi??
yav ne çalışanı tek başıma debeleniyorum zaten
(f)General Reklam® says: (8:55:36 PM)
nerde öyle iş veya elemana verecek para
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:55:44 PM)
:):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:55:45 PM)
nerelisin
(f)General Reklam® says: (8:55:49 PM)
mersin
(f)General Reklam® says: (8:55:56 PM)
siz nerelisiniz diyecem ama
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:55:58 PM)
:):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:55:58 PM)
mersinde
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:56:00 PM)
villalar vardi
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:56:03 PM)
sedef tatil koyu
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:56:04 PM)
))))))))
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:56:06 PM)
bilirmisin?
(f)General Reklam® says: (8:56:19 PM)
hayatı kovalamaktan geçim derdinden
(f)General Reklam® says: (8:56:28 PM)
nerdedir? bilmem bile üstad ya
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:56:46 PM)
:
(f)General Reklam® says: (8:57:00 PM)
üstad
(f)General Reklam® says: (8:57:06 PM)
bisi soracam
(f)General Reklam® says: (8:57:14 PM)
benim siteyi yine çökertecekmisin?
(f)General Reklam® says: (8:57:18 PM)
:):)
(f)General Reklam® says: (8:57:24 PM)
dobra dobra bir soru oldu ama
(f)General Reklam® says: (8:57:33 PM)
cevabını bilemem ne söyleyecen
(f)General Reklam® says: (8:57:35 PM)
:)))))
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:58:05 PM)
evet
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:58:06 PM)
:):):):):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:58:12 PM)
ama duzelttilermi?
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:58:15 PM)
host sirketi
(f)General Reklam® says: (8:58:21 PM)
düzeltmişler
(f)General Reklam® says: (8:58:28 PM)
ne zaman hackleyecen peki
(f)General Reklam® says: (8:58:31 PM)
)))))))))))))))))))))))))
(f)General Reklam® says: (8:58:36 PM)
hey allahım ya
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:58:37 PM)
ozaman
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:58:38 PM)
:):):):):):)
(f)General Reklam® says: (8:58:38 PM)
sohbete bak
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (8:58:40 PM)
açıklarını iyi kapatırlarsa yapamayız
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:00:20 PM)
bekle
(f)General Reklam® says: (9:00:21 PM)
yine sohbet edermiyiz seninle
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:00:21 PM)
:):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:00:24 PM)
1000 tanelik
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:00:25 PM)
site var
(f)General Reklam® says: (9:00:51 PM)
nerelisin sormuştum ama?
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:00:52 PM)
ederiz tabiki abi sevdim seni
SivasLiiz
(f)General Reklam® says: (9:01:16 PM)
sazın bolca çalındığı memleket yani
(f)General Reklam® says: (9:02:01 PM)
peki biraz taktik ver üstad bana
(f)General Reklam® says: (9:02:06 PM)
nelere dikkat etmeliyim site için nasıl sağlama alırız?
(f)General Reklam® says: (9:02:10 PM)
sitemi korumak için???
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:02:15 PM)
neleremi dikkat etmelisin?
(f)General Reklam® says: (9:02:16 PM)
zararı yok sen arada
(f)General Reklam® says: (9:02:18 PM)
hackle
(f)General Reklam® says: (9:02:20 PM)
:):):):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:02:21 PM)
abi açıklarınızı kapatmanız gerekiyor
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:02:23 PM)
açık bırakılmazsa en iyi önlem budur yeterli yani
(f)General Reklam® says: (9:02:36 PM)
sana serbest yani
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:02:43 PM)
:):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:02:43 PM)
:):):):):)
(f)General Reklam® says: (9:02:44 PM)
benimle açık sözlü konuştun
(f)General Reklam® says: (9:03:14 PM)
konuşman mertçe ama takdir ettim üstad
(f)General Reklam® says: (9:03:19 PM)
helal olsun
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:03:26 PM)
:):)
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:03:29 PM)
tsk ederim abi sağolasın
(f)General Reklam® says: (9:03:33 PM)
üslubun en azından saygılı
(f)General Reklam® says: (9:03:36 PM)
saygılısın yani
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:03:50 PM)
ok çok tşk ederim
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:03:53 PM)
şu an isim var
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:03:55 PM)
gelince yazim
(f)General Reklam® says: (9:04:02 PM)
tamam hacker arkadaş
(f)General Reklam® says: (9:04:08 PM)
bende çıkacam birazdan
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:04:17 PM)
![]()
(f)General Reklam® says: (9:04:17 PM)
bir kaç çizim varda onları çizeyim bari
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:04:20 PM)
kendine iyi bak yine konuşalım
(f)General Reklam® says: (9:04:24 PM)
sende üstadım
(f)General Reklam® says: (9:04:29 PM)
iyi aksamlar
(f)General Reklam® says: (9:04:32 PM)
saygılar sana
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:04:36 PM)
tskler abi
(f)General Reklam® says: (9:04:47 PM)
bloklamayacam seni
(f)General Reklam® says: (9:04:53 PM)
arada konuşalım
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:05:07 PM)
ok yardımcıda olurum sevdim seni
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:05:10 PM)
babacan
(f)General Reklam® says: (9:05:18 PM)
en azından sitemi hackleyeni biliyorum mert bir üstadmışsın)
(f)General Reklam® says: (9:05:30 PM)
kendine iyi bak
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:05:33 PM)
ok sende öylesin abi
(f)General Reklam® says: (9:05:36 PM)
iyi aksamlar
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:05:36 PM)
sende
(f)General Reklam® says: (9:05:37 PM)
byeee
http://www.carpediemkitap.com/images/ HACKED says: (9:05:55 PM)
by
TARİHLERİ YAZAN KALEMDİR…
Çarşamba ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Zaman tünelinde an geldi sultana emreyledi ferman oldu. Bazı zaman oldu gelenek gibi emretti idamlara ilmek oldu. Haber oldu yazdı mecmuaya herkes için aci tatlı söz oldu. Söyletti aşığı dörtük yazdı, ucu yanık mektuplara can oldu. Şaire bulunmaz bir ilaç, beyitlere damla damla kan oldu. Yazılana hürmet eder, hattatlara iş olur varaklı bir cilt oldu. Kalem kaşa rastık olup, sürmeli kirpiklere gizlice sır oldu. Ölüm vakti mezar başına, notu düştü tarih verdi taş oldu. Askerde sevgiliye umut verdi mektubuna tatlı bir dil oldu. Dilsize elçi olup dünyasına ışık oldu, meramına nur oldu. Kalemlerin yazdıkları kalır, yazanların ömrü daima son olur.
DÜŞÜNÜN!!!
Perşembe ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Sanıyorum kendimizi kendimize karşı kandırmanın yolu bulunalı epey zaman olmuştur. En azından bunu çok iyi biliyoruz. Hepimizin devamlı veya belli bir günlerde çarşıya pazara gitmişliği bir ürün veya eşyayı satın aldığımız olmuştur. Kaçınılmaz olan bu durum yaşadığımız sürece olması gereken bir mecburiyettir. Yoksa içimiz asla rahat etmeyecektir.!!! Düşünün!!! Örnek; Düşünün!!! -Elli liramı? çok yüksek fiyatı en son kaça olur? Kendimizi kandırma oyunundaki sahneyi oynuyorsunuz. Kalite konusunda yazılabilecek en iyi reklam metnini satıcıdan dinlemeye başlıyorsunuz. Özeti şöyledir; Düşünün!!! Düşünün!!! Düşünün!!! Satıcının bizler için vazgeçtiği 20 lira günümüz şartlarında sabahtan aksama kadar tarlada veya inşaatta çalışarak akıtılan alınterinin karşılığı bir paradır.!!! Düşünün!!! Mehmet Kaya
Ama devam etmekte olan bir hata da hepimiz marifetmiş gibi ısrar ediyoruz ve kandırılmayı illaki bekliyoruz.
Mağazaya girdiniz, selam verip reyona bakan satıcıya;
– Şu üst raftaki mavi çizgili gömleğe bakabilirmiyim? dediniz.
Gömlek tezgahın üzerinde açıldı, incelediniz çokta beğendiniz satın almak için kendimizi kandırma sahnesine hemen çıkıyorsunuz.
Fiyatını sordunuz ve rakamı kulaklarınızla duyduğunuzda gözleriniz kısarak, zoraki gülümsemeye ve sevimli görünmeye çalışırsınız;
Ve dinliyorsunuz da, cüzdanınızdaki hesap uzmanlarının kulağınıza fısıltılarından sonra ümidi keserek;
–Bütçeme uygun değil, diyerek kapıya yöneliyorsunuz.
İşte tam o anda kendimizi kandırdığımız ve duymak istediğimiz şiirsel dizeleri duyarız.
Satıcı;
–Sizin için 30 lira olur.
Yüzümüzü bir anda sevinç kaplar, çünkü satıcıyı kandırdığımızı sanarak kendimizi kandırdığımızın farkında bile olmayız.
Aldatıldığımızın tam olarak resmidir.
Satıcı ne anamızdan dayımızdır, ne de babamızdan soyumuzdur. Peki 20 liralık indirimi niye yapmıştır?
Satıcının yaptığı, bizlerin kara kaşımız ve kara gözümüzün güzelliğine yapmış olabilmesi söz konusu bile değildir!!!
Kandırılıyoruz!!!
Aslında satıcı bizi kandırmıyor, biz kendimizi kandırmak istiyoruz!!!
Ne satarsanız satın pazarlık gibi görünen zaman diliminde asla “sizin için” lafını söylemeyin!!!
Ne alırsanız alın, pazarlık gibi görünen zaman diliminde asla “sizin için” sözüne inanmayın!!!
Düşünün!!! Kanmayın!!! Düşünün!!! Aldanmayın!!!
ASIRLIK MEMETLERİMİZ…
Çarşamba ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Ayaklarında çarık, yere basmaz delişmen misali ikizdiler. Yürüdükleri hiç bilinmezdi, görülmemiş deli tay gibi koştular. Buğday da ikiz başak gibiydiler. Teslim oldular, katıldılar askere ve o sonsuz dek sürecek teskere başlamıştı. Kısacık süren bir eğitim sonrasında kaderlerini yazan kalem son noktayı koyduğunda ikizlerin sevdiği nazlı bir yar olan vatan Yemen’di. Bu deli tay gibi olan ikizlerin isimleri bazen Ahmet, bazen Hasan, bazen Hüseyin, bazen Mehmet, bazende sadece Memet’tiler. Dörtyüz sene boyunca Yemen savaşları sürmüş, yüz yıl savaşlarından dört misli bir uzun sürmüştü. Yemen’e giden dönmez sözü doğrulanmıştı. Demezmiydi türkülerimiz ağıtlarımız Yemen yolu çukurdandır, karavanam bakırdandır. Çölü, suyu, dağı, taşı, askere düşman olan bu Yemen’den dönmek istisna bir durum ve çok büyük bir şanstı. Nice Memet’ler hastalıktan açlıktan kahrolası ölümden öbür dünyaya göçetmişlerdi. Memetlerin kaderinin yazıldığı sayfaya yenisi eklenmişti. Dokuz senelik askerlik yazgılarına Yemen savaşında yeni sayfalar eklenip yazıldı, hiç ayrılmadan çok zor da olsa dönmüşlerdi. Dokuz sene çok büyük bir özlemdi ve bir yıl asır gibiydi. Gelmişlerdi Silifke’ye yaslandılar toroslara mola verip dinlendiler. Niyetleri gece yarısı yola koyulup aksama yaylaya analarına kavuşup, koklamaktı. Baharın başında yağan kar geçitleri, düzleri, dar eylemişti. Yaylaya kar yağdımı yaylanın kahrı, derdi çekilmezdi. Memet’ler çekilecek ne varsa çektiler karlı yolu ve az kalmıştı. Acaba hala islimiydi kara çadır? Yoksa zamansız yağan kardan ak çadır mı olmuştu? Gelmişlerdi gelmesine ama nerdeydi çadır? Kara çadır da yoktu? Ak çadır da yoktu? Taştan buz gibi duvara yaslandıklarında kendi yurtlarında olmanın sıcaklığını hissetmişlerdi. Ama bu soğuk duvarlar hep yüzümüze gülüp hainlik yapmazmıydı? Haindi bu taştan duvarlar, tipide yağan karın ayazını buzunu gördülermi kudururlardı. Yorgunluktan Memet’lerin gözleri düşmeye başladığında kahrolası uyku, taştan duvarlara elvermişti. Uyumayın bre Memet’ler süzülmesin sonsuza dek kirpikleriniz. Nice arkadaslarınızı kahrederek Yemen toprağına verdinizmi? Kan uykusu başlarken artık koyakta yankılanan; Asır geçse de hala o koyakta yaslılar, sonsuz kan uykusunda ayrı ayrı değil tek bir mezarda yatıyor Memet’ler!!! Okuyan olursa istekleri Fatiha’dır, unutulmayacaksınız rahat olun Memet’ler!!! 07-06-2007
Çünkü inançtı, tek sapta ikiz başak bulununca kurban isterdi. Bulana ödül, ekene biçene bereketti.
Kara çadırın eşiğinde kucaklanıp koklandılar ve dualandılar. Yaylası Susama civarı Ayıçayırı’ydı, kasabası Silifke’ydi. Köyünü bilen yok ama ne farkederdi.
Zaten bizim köy sizin, sizin köy de bizim değilmiydi? Deli tay gibi koşmaları askereydi.
Çünkü vatan nazlı bir yar, elleri kınalı seyretmesi doyumsuz bir gelindi. Taylar yorulsa da bu ikizler yorulmazdı. Sabah alacakaranlıktı ayrılığın vakti, ama güneşi batırmadan inmişlerdi doksan km’lik yolu. Silifke’de vakit ikindi veya aksamdı.
Osman’lı dörtyüz sene Yemen’de kalmıştı kalmasına ama ne Yemen’lilerin huyu değişmişti ne de Osmanlı Yemen’den vazgeçmişti. Nice Memet’lerin canları elbiseleri kumda kefen olup bedenleri sarmış, çöl karıncaları bedenleri oymuş, sonsuza uğurlamış nice ocaklara ateşleri düşürmüştü.
Yollar karlı da olsa Memet’lerin ayakları yolu ezbere biliyordu. Yakıcıydı özlem dinlemezdi tepeleri, dağları, engeli, engebeyi, yürütür delişmen tayları koştururdu. Yağan kar zamansızdı.
Yaylaya ulaştıklarında vakit gece yarısını geçmişti. Beyaz karanlıkta ayaz, buz, ve kaderlerinin titreten ıssızlığı kol geziyordu.
Daha çocukken omuzlarıyla taşıdıkları taşlardan yapılmış yurtları yerindeydi duruyordu vardı. Ama Kara çadır yoktu, neredeydi? Civar tepeleri koyakları aradılar ama yine yoktu. Tipiye çeviren deli rüzgar iliklerine işlemeye başlarken yurt duvarına yaslanıp birbirlerine sokuldular. Bedenleri yorulmuştu. Dokuz sene birbirlerinden hiç ayrılmadan Yemen’de ölmemişler talihleri yüzlerini okşayıp durmamışmıydı? Sabaha zaten ne kalmıştı? dayanırlardı.
Uyumayın bre Memet’ler açın gözlerinizi kapanmasın. Sabaha ne kaldı dayanın bre Memet’ler dokuz sene dayanırken nice ölümleri görmediniz mi? Nice acıları yaşayıp, nice arkadaşlarınızın mezarını ellerinizle tırnaklarınızla kazmadınızmı?
Buz gibi esen deli poyraz, taş duvar, ve azrail ölüm türküsünü beraber söylemeye başladıklarında o türkünün sonu hep kahrolası kan uykusuna dönerdi.
“Tarlalarda biter kamış, Uzar gider vermez yemiş, Çöl Yemen’de can verenler, Biri Memet, biri Memiş.” artık bir türkü değil ağıttı.
(Memetlerin Mezarı, yolu düşen merak edenler için, Silifke-Susama Yaylası Ayıçayırı’ndadır.)
Mehmet Kaya
GARDİYANLARIM ve SAHTEKAR
Çarşamba ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Kesişmişti yolumuz ve bir masanın etrafındaki sandalyeler geçici adresimiz olmuş, çaylarımızı karıştırıyorduk. Ben sağdan sola doğru, o soldan sağa doğru, çayımızın şekeri erisin diye çabamız vardı. Gözlerimde ki mapus kurulmuş izlemeye almıştım. Bu benim huyumdu birini ilk gördüğümde veya karşılaştığımda mapushanemi hemen kurar gardiyanlarıma emirler verirdim. Karşımdaki insan da ilk önce hata arardım. Bu davranışımın bir eğitimini almamıştım ama böyleydim. “Her zaman için, beden dili, gözlerin yuvasında dönüş hareketleri, yüzdeki kasların devinimleri, ani renk değişimleri, el ve ayakların hareketleri, oturuş biçimi, nefes kontrolu gibi izlenimlerimden yola çıkarak bir karara varırdım.” Kendini tanıttı ve anlattı epey konuşunca herkesin kanısı büyük bir reklamcı, üstad hatta bir duayen’di. Orada bulunanlar cankulağı ile dinliyorlar hayran hayran bakıyorlardı. Benim gardiyanlarım her zaman iyiydiler. Kulağıma eğilip fısıltılı olarak bir şeyleri söylüyorlardı. Rahatsız olmuştum niyeydi nedendi bilmiyordum ama sevememiştim. Kanım ısınmadı, bir şeyler vardı ama neydi? Kuşkulandım. Mesleğimi söylememiştim. Tanışırken sadece ismimi söylemiştim. Anlatımlarından şehrimizdeki bütün piyasayı çok iyi bildiği izlenimini veriyordu. Eriyen şekerler çaylarımızı içim kıvamına getirmiş yudumluyorduk. Ama benim şeker birden tuza dönüşmüş tuzlu bir çayı sanki zoraki içiyordum. Sahtekar birini hissedip farketmek şekeri tuza dönüştürür çayınızı içmenizi zorlaştırrıdı. Masada başkalarıda vardı tuzda olsa içilecekti. Çünkü içmemek mekan sahibine hakaret sayılırdı. Hatır için zaten acıda olsa içilmezmiydi? içilirdi. Ben acıda olsa çayımı içerken işyerimin ismini karşımdakilerin şaşkın bakışları altında bu büyük sahtekara sordum. –Oooo tanımazmıyım çok iyi tanırım. Çok değerli bir dostum arkadaşım, deyince yan duvardaki aynayı göstererek; –Aynaya bir bakarmısınız, dedim. Aynaya baktığında gözlerimiz aynada çakıştı. Ve dedimki; –Bu aynanın özelliği gerçek sahtekarları çok iyi göstermesinden dolayı bu duvardadır, dedim. Hatasını anlamıştı dönülmez akşamın ufkunda misali yavaşça kalktı çantasını boynuna ibret levhası gibi asarak orada bulunan kimseyle gözgöze gelmeden ve içinden bana karşı bütün küfürlerini ederek kapıdan çıktı. Herkes birbirine ne oldu? gibisinden bakarak, bana soru soran gözlere; Yeni gelen çayımın şekeri kendiliğinden eridi ve tam istediğim kıvamda ve tadındaydı.
Gardiyanlarım huzursuzdu.
Beden dili yalan söylemiyordu, daha doğrusu yalanı doğru gibi söyleyebiliyordu.
Gözler yuvasında çok hız hareket ediyor, ağır kokan nefesini kontrolü kötüydü.
Çok sık nefes alıp vermesi iyiye delalet değildi.
–Gardiyanlarım bana sadıktır. Bugün hepsine zam yapıyorum, dedim.
Mehmet Kaya
ÇOCUKLAR KORKUSUZDUR!
Çarşamba ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Bebek deresinin kenarında ki dedesinden kalan yerleşim yerinde ki çadırın da yaşamakta olan 30-35li yaştaki evin reisi hanımına; Evin hemen arkasındaki küçük dere yatağında oynayan 4-5 yaşındaki yaramaz oğlu bulunduğu yerden babasının uzaktan kayboluşunu izledi. İçinden bir ses; -Hadi babanın arkasından sende git, dedi. Elinde ki helva kutusunun kapağını bir sopanın ucuna çivilemiş olduğu oyuncağını patika yolun düz olan yerlerinden sürerek babasının arkasından yola çıktı. Yürümeye başladığından bu yana her döndüğü dönemeçten sonra babasını görecek gibi oluyordu ama bi türlü babasına yetişemiyordu. Bir saate yakın yürüdü ama nedense bir türlü babası ortalarda yoktu. Bulamıyordu. Biraz ağlamak iyi gelirdi ve ağlamaya başladı, Yarım saatlik ağlamanın arkasından ağlamayı bıraktı. Bağırması boşunaydı. Evde bulunanları bir telaş aldı, komşuları da yoktu. Arada yamacın ortasından yukarılara Toroslar’a yükselerek ip gibi kıvrılan yayla yolunu, Akyokuş’u çıkmaya çalışan araçların seslerinden başka bir sesi duyamıyorlardı. Ali’nin niye durupta mola vermediğini hiç ama hiç kimse bilmiyordu. Durmaksızın, ayazın bir bıçak gibi kestiği, karanlığın, Bebek deresi’nin derinliklerinde daha karanlık olduğu, arada bir gece şahinlerinin ve başkuşların tiz sesleri arasında düşe kalka arazinin yükselmesinden ortaya çıkan küçük engelleri bir basamak gibi kullanarak yoluna devam ediyordu. Evdekiler Ali’nin şehir yönü olan ve iki üç km kadar olan yerleşim yönü doğru gitmiş olabileceğini düşünerek tam ters yönde aramaları da sonuç vermemişti. Vakit geceyarısına doğru Bebek deresi artık Ali’ye geçit vermiyordu. Biraz daha ağlamak çare gibiydi oturup avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı. Ali’de babasının geldiğini sanarak; Ali uzaklaşan sesleri dinleyip, çıkamadığı dere yatağından sağ tarafındaki yamaca öylesine rastgele tırmanmaya başladı. Zaman zaman dört ayak pozisyonunda çıkmaya çalışıyordu. Evdekilerden birisi uzakta olan köylerine ve civar köylere haber götürüp Ali’nin kaybolduğunu ve aranması gerektiğini bildirdiklerin de herkesin yüreğine bir kor düşmüştü. Gecenin saat 1′inde evde toplanıldı, civar köylerdende gelenler olmuş ve Ali’yi her yerde arama kararı alınmıştı. Fakat hangi yönü önce arayacaklarına karar veremiyorlardı. Her yönün araması kararlaştırıldı ve aramaya başladılar. Fakat Bebek Deresi Toros’ı yırtıp gelen kuru ve derin bir dere olduğundan en ufak bir seste bile yankı yapıyor karışıklığa neden oluyordu. Aynı saatlerde 6-7 km kuzeyde Toroslar’ın eteklerinde ki komşu köyde hafsonu olmasından dolayı bir günlüğüne köyüne gelen, evde ki yatağında yatan ama uykusu bir türlü gelmeyen, yarın ki çıkacağı av bölgesini kafasından tasarlayan biri kişi daha vardı. Ali’nin yürümesi çalılardan ormanlık alanın çok sarp arazi yapısından dolayı zaman zaman ayni yerleri tekrar dolaşmasına sebep oluyor ama bilmiyordu aynı yerleri dolaştığını. Çamlarla kaplı bi alana girdiğinde az da olsa rahatlamıştı. Bir kaç gündür dondurucu esen poyraz çamlarla kaplı bu yerde biraz etkisiz gibiydi. Ama arazi doğal yapısından dolayı çok taşlıklı bozuk ve sarp bir yerdi. Aramaya katılanlardan bir gurup Ali’nin gittiği yönü bulmuşlar çizmesinin izine toprak olan bir yerde rastlamışlar, ümitlenmişlerdi. Derenin arazi yapısı o kadar kötüydü ki, izi tekrar kaybettiler. Aramaların tamamı o yöne kaydırılmıştı. Sabah güneş doğmadan hemen öncesinde ayaz alabildiğine çökmüştü, yatağından kalkan doğa aşığı adam silahını azığını hazırlayıp çıktı. Zaman zaman yerini değiştiren ve gezen bu avcı bi ara uzakta birini gördü. Kimdi? hangi köylüsüydü acaba? ya da arkadaşıydı? Merakla o yöne gittiğinde gördüğü kişiyle karşılaşıp selamlaştılar. Tanımıyordu. İlk defa görmüştü bu kişiyi, selamlaştıktan sonra; Acaba ne olabilirdi? Keçinin ürkerek geri kaçmasının tek sebebi orada bir domuzun olabileceği ihtimalini getiriyordu. Avcı silahında ki bütün saçmaları çıkarıp olası bir domuzla karşılaşması durumunda daha etkili olan domdom kurşunlarla tüfeğini doldurdu. Yavaşça yürüyerek tam da keçinin tepki verip, ürktüğü yeri incelerken Ali’nin uyumakta olduğunu görünce içini büyük bir sevinç, birde engelleyemedi titretici korku kapladı. Avcının gözbebeklerini kısarak Ali’nin karnını ve göğüs bölgesini incelemeye başladı. O an, o saniyeler hiç geçmedi. 5-6 saniyenin her biri saatlerden daha uzun geldi. Bedeninin kontro edilemez bir biçimde titremesiyle, tam beyni zonklamaya başladığında, birden gözleri parladı. Nefes alıpveriyordu, YAŞIYORDU! UYKUDAYDI, AMA YAŞIYORDU!!! ÖLMEMİŞTİ!!! YAŞIYORDU!!!!! Bu arada uyanan minicik Ali olan biteni anlamaya çalışıyordu. O ana kadar ayazda soğuktan korunmak için kat kat giyinmiş olan avcı üstünde ki montunu kazağını çıkarıp, çocuğu sarmalıyordu. O artık üşümemeliydi. Avcı artık üşümüyordu bütün vücudunu ter basmıştı. Hemen yakınlarda bulunan kuru bir duvarın en tepesine çıkan avcı elindeki silahını doldurup arama yapanlara rastladığı yöne durmaksızın 16 el ateş etti. Biliyordu ki, herkesin 16 el silah boşuna sıkılmaz dinleyelim bakalım bitince ne olacak diye bekleyeceklerini biliyordu. Silah sesini duyanların hareketsiz kalıp yürümeyeceğini biliyordu, bu kadar gürültüden sonra birşeylerin olacağını herkes bilirdi. Ve 16 el silah atışından sonra avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı; ÇOCUUUUUUUUK BULUNDUUUUUUUUUUUUUUUU!!!! YAŞIYOOOOOOOOOR!!!!!!! SESİMİ DUYANLAR BU TARAAAAAFAAAAA GELSİİİİİİN!!! Karşıların da avcının azığında ki sıkması bir elinde, diğer elinde de oyuncağı olan sopanın ucuna çivi ile tutturulmuş olan helva tenekesinin kapağından yapılmış arabası vardı. Ateşin başındaki kalabalığın sayısı 200 kişi civarına yaklaştığında annesinin ve babasının gelmesi görülmeye değer bir sahne olarak hafızalarda ki yerini almıştı. Toplananların hepsi Avcı’yı ve teyzeyi tebrik ediyorlardı. Vedalaşıp ayrıldılar. Bu olay avcının hafızasından hiç silinmedi. Bu hikayedeki avcı Mehmet Kaya’dan başkası değildir.
–Hanım yakacak odunumuz kalmadı ben derenin yukarısına doğru odun kesmeye gidiyorum, diyerek eşeğini baltasını alıp yola koyuldu.
Bebek deresi çok derin olan dönemeçli bir arazi yapısına sahipti. Çok sarp ve bozuk olan yolu sadece bir patikadan ibaretti.
Önceden sarmış olduğu tütününden birini yakarak, ikindi ve aksam arasının korkunç ayazında odun keseceği bölgeye doğru yolaldı.
Üzerinde sadece eskimiş atleti ve üstünde kısa kollu bir mintanı vardı, bacağında da, bir incecik nerdeyse tül kadar ince olan şalvarı vardı.
Çorabı zaten hiç olmamıştı. Bir tanıdıklarının getirdiği, çocuklarının giyemediği eski çizmeleri de ayağında idi.
Zaten bir kaç gündür esen deli poyrazdan her şey donmuştu ama, çizmesi lastik olmasına rağmen sanki metal gibi de sertleşmişti.
Ama yürümeye devam ediyordu. Karanlık çökerken evin reisi baba odunları kesip evine getirmişti.
El yüz ayak yıkama faslından sonra sofra kuruldu yemeğe oturulurken, Ali’nin olmadığını görünce çadırın önüne çıkıp Ali’ye seslendi, ses gelmeyince de ünlemeye başladı.
Çünkü Ali bu sırada Bebek Deresi’nin karanlık delhizinde derenin içinde patika yolu yitirmiş, önüne çıkan taşların kah üstünden kah etrafından dolanarak yürümeye çalışıyordu.
Herkeste bir korku başlamıştı. Havada poyrazla beraber keskin bir ayaz ve soğuk varken babasının aklı başından gitmişti.
Deli gibiydi ve artık düşünemiyor du bile.
Ali tekrar yürümek için karar verdiğinde bir ses duydu. Bu sese kulak kabartarak dinlemeye başladı.
Bu kendilerinin eşeğinin ayak sesiydi. Sesler birden kesildi.
-Baba burdayım, diye bağırmaya başlamasıyla çok yakınına kadar gelmiş olan domuz sürüsü birden koşmaya başladılar. Sesler uzaklaşıpta duyulmaz olunca ortalık yine gecenin o bilinmeyen sessizliğine büründü.
Keskin kepirli taşlık kayalarla kaplı ve ormanlıklı Toroslar’ın yapısında düzlük alanı bulmak zaten mümkün değildi.
Ellerine batan dikenlerden tekrar ağlamaya başladı. Havanın keskin soğuğun da ellerini yere koymasından dolayı elleri üşümekten uyuşmaya başlamıştı. Ama rastgele tırmanmaya başladığı bu yamaçta sanki bir patika bulmuştu. Biraz yürümesi kolaylaşır gibi oldu.
Zor bir durumdu, yön belli olsa daha çabuk bulabilirlerdi.
Avcıydı bu adam. Hemde dağlara çıktığında keyfinden naralar atacak kadar doğayı doyasıya seven biriydi.
Aslında av bahanesiydi. Avcı için dağlar, şehirden bıkmışlığını biraz olsun atmaktı. Tabiatın içindeyken ne telefon çalardı, ne de şehrin gürültülü boğucu ortamının sesini duyar, ne de korna sesleri kulağını tırmalardı.
Yatağında ki bu avcı şafağın atmasını bekleyerek uyumaya çalışıyordu.
Bilemezdi küçüktü, aklı da ermiyordu ki, korkmak nedir hiç bilmiyordu zaten, korkuyu bilseydi karanlığın en karanlık olduğu anda burada ne işi vardı?
Her yerden Ali sesleri geliyordu ama, poyrazdan çok ta uzağa duyulmuyordu. Saat 3-4 sıralarında Ali’nin yolu ekin ekilebilen küçük tarlalara raslamıştı.
Artık daha rahattı ama yorgunluktan yürürken bile ayağı birbirine dolaşıyordu. Sabah havanın ağarmasıyla etrafı biraz daha iyi görebilen Ali küçük bir dilim şeklindeki tarlanın kenarında bulunan iki büyük kaya kütlesinin arasına girerek, tarladan ayıklanıp atılmış olan ince taşlardan oluşan çakıllı bir zemine, lime lime olmuş incecik şalvarı ile yan yatarak uyuması bir olmuştu.
Çamlık olan bölgeye geldiğinde daha güneş yeni ışıldayarak parlıyordu. Hedefi üveyik avıydı çamlık olan bölgeye bol üveyik gelirdi, biliyordu. İlk üveyikler geçit yapmaya başladığında bir kaç tane üveyik avlamıştı.
–Hayırdır tüfeğinizde yok avcıda değilsiniz bu saatte bu yerde ne arıyorsunuz? diye sorduktan sonra gelen cevap;
–Tanıdık arkadaşımızın 4-5 yaşıdaki çocuğu dün ikindinden beridir kayıpta onu arıyoruz, cevabını duyan avcının kalbi birden duracak gibi oldu.
Gözleri küçüldü ve içinden;
–Ya biraz sonra bir çalının dibinde ölmüş olarak bana rastlarsa!!!! düşüncesi birden beynini kemirmeye başladı.
Geçmiş olsun deyip köyüne dönmeye, köydekilere haber vermeye, ve av yapmamaya karar verdi, morali bozulmuştu. Yetişkin birinin bile bu havada gece boyunca duramayacağını, dayanamayacağını biliyordu.
Kendi çocuğu gözünün önüne geldi birden;
–Ya rastlarsam, düşüncesi vazgeçirmişti av yapmaktan.
Dönüşe geçtiğinde aramaya katılan başkalarına da rastladı. Artık tamamdı, kesin olarak dönüşe geçti.
Yolda rastladığı kendi köylüsü olan yaşlı teyzeye rastladı. 4-5 tane olan keçisini yeni getirmiş ormana ve karşılaştıklarında;
–Teyze bir çocuk kaybolmuş onu arıyorlar aklında bulunsun, diyerek yanına oturdu. Biraz konuşup sohbet ederken keçilerden birinin tarlanın kenarında ki kayaların arasına bakıp ürktüğünü görünce yerinden kalkan avcı o yöne doğru yürüdü.
Teyzenin de fikri aynı yöndeydi.
Tüfeğini kenara bırakıp yaklaştı, yaklaştı. Aralarında bir metre kalmıştı, ama içinde ki korku ağır basıyordu ya ölüyse!!!!
Ne yapacaktı ya bu çocuk gerçekten ölmüşse nasıl unutabilirdi? Ölü bir bedene dokunmamışlığın korkusu ağırdı, unutulmaz silinmezdi.
O minicik bedenin yaşadığını nasıl kontrol edecekti? Hiç kormadığı kadar korkmuş, ürpermişti.!!! Daha önce böyle bir durumu hiç yaşamamıştı..! Unutulurmuydu minicik bir bedenin yaşamadığını hissetmek?
Çok büyük bir ikilemdi bu durum..!
Avcı;
– ONU BULDUUUUUUUUUUM YAŞIYOOOOOOOR!!!! ÖLMEMİŞ!!!! YAŞIYOOOOOOR!!!! narasını öyle atmıştı ki, kendisi bile bu kadar bağırabildiğine şaşırmış, sevinçten çocuğu kucağına alıp göğsüne sımsıkı bastırmış, minik bedeni hissettiğinde duran zaman tekrar çalışmaya başlamıştı. Kucağındaki minikle teyzenin yanına doğru deli gibi koşmaya başlamıştı.
Bu tam bir mucizeydi. Hemen tarlanın ortasına büyük bir ateş yakılmış Ali avcının kıyafetleri içinde uykudan uyanmasının da etkisiyle hafifçe hem üşüyor hemde avcıya;
–Emmi çok acıktım ya, dedi.
Azığını çıkarıp yedirmeye çalışan teyzenin gözlerinden süzülen yaşlar farkediliyordu. Avcıda ağlıyordu aslında ama, ağladığını göstermeyi sevmezdi.
ÇOCUUUUUUUUK BULUNDUUUUUUUUUUUUUUUU!!!! YAŞIYOOOOOOOOOR!!!!!!!
ÇOCUUUUUUUUK BULUNDUUUUUUUUUUUUUUUU!!!! YAŞIYOOOOOOOOOR!!!!!!!
Çok uzaklardan bağırmayı anlayanlar daha uzak olanlara bu bağırmanın davetini bildirdiler. Beş on dakika içinde ateşin etrafına gelenler ağlıyorlardı. Kimse inanmıyordu Ali’nin yaşadığına hayatta kalmış olacağına ihtimal vermiyordu.
Ama yaşıyordu, hemde inadına sağ kalmıştı. Zatende kalmalıydı minicikti daha ve yaşayacaktı.
Yaşıyordu işte.
Ağlamalar sevinçtenti.
Bir saatlik bir dinlenmeden ve toplanmadan sonra köylerine evlerine döneceklerdi. Ayrılma vakti geldiğinde avcıyı evlerine götürmek istediler. Kalabalıktan Israrlar hat safhaya ulaşmıştı, çünkü oğulları için çifte kurban keseceklerdi.
Ama avcı için çok uzak bir mesafeye gitmesi demek aksama şehirdeki evine dönmesine engeldi. Kalabalığı zorda olsa ikna edebildi.
Ve hepte hatırlayacak.
Saygılarımla.
KUNDURASINI KİRALAYAN ÇOCUK
Çarşamba ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
Eskiden bir çocuk varmış köyün birinde, bu çocuk kendi halinde okuluna giden, bisiler öğrenmeye çalışan, ama bir o kadarda yaramaz bir çocukmuş. Zenginlikten değil harçlıklarını biriktirir hiç harcamazmış. Biriktire biriktire bir gün kundura alacak kadar parası olmuş. Gitmiş zorla dedesine babasına yalvar yakar bir kundura aldırmış. Her gün kundurasını giyerek okula gidip gelirmiş, bir gün diğer çocukların kundurasına merak salmasıyla, kundurasını kiraya verme fikri doğmuş kafasında ve diğer arkadaşlarına kundurasını kiralamaya başlamış. ))) Okuldan eve veya da evden okula giderken yola paralel olan ağaçtan telefon direklerinin arasının 50 mt olduğunu bildiğinden, kundurasını giyip 100 mt. yürüyen çocuklardan 25 kuruş (eski 25 kuruşlardan) almaya başlamış. :)))) Ama ne fazla ne eksik mesafe de kiraya verirmiş, bir direğin hizasına bakar, başlama noktasını belirler, sonra da koşarak mesafe bitimi olan 2. direğin tam hizasında durur, kundurasını giyip gelenleri durdururmuş. Parasını önceden aldığı için kundurayı orada çıkartır, tekrar ayağına giyermiş. )))) Derken 1,2,3,4,sınıfa gelince öğretmeni bir gün sınıftakilere sormuş sırayla büyüyünce ne olacaksın? diye. Bizim kundurasını kiraya veren o yaramaz-haylaza gelmiş sıra, oda ayağa kalkmış ve öğretmenim ben büyüyünce batmacı (matbaacı diyecek ya diyemiyor ) olacam demiş. )))))))) Öğretmeni sormuş; Hocası başlamış gülmeye diğer öğretmenleri çağırıp tekrar tekrar anlattırmış, hepsi yerlere yatmışlar gülmekten.))) Tabi yaramaz çocuk ta suratı asık vaziyette ayak ta beklemiş bir yarım saat kadar diğer öğretmenler gidinceye kadar. Derken ilkokulu bitir ortaokul sınavlarının vakti gelmiş. Bizim yaramaz gitmiş babasına; İlkokul bitince de her köyde olduğu gibi yayla zamanı gelip çatmış. Yaramaz asık suratla tutmuş yaylanın yolunu ama, Bir kaç gün geçince anlamış ki okutulmayacak, hep kalacak köyde herkes gibi devam edecek köy yaşamına.. Ve karar anı bir gün bir naylon (çanta nerdeeee yokki olsun) poşet içerisine olan çamaşırlarından koymuş ve firar etmiş yayladan. Maceralı bir günün ardından gelmiş şehire ve abisinin çalıştığı yeri sora sora abisinin atlattıklarından aklında kalan isimlerden dolayı bulmuş abisini ve demiş ki; :(( –Ben çalışacam ama batmacı (matbaacı) olacam başka yerde çalışmam, demiş. Ama ilk gün bir çadırcı da işe başlamış bizim yaramaz-haylaz çocuk ama ilk saatten itibaren bildiği bütün küfürleri ediyormuş çadırcıya ve herkeselere..)) İlla ki batmacı (matbaacı) olacak ya bildiği küfürleri ediyor, bilmediklerini de sıraya koymuş öğleye kadar dili şişmiş küfür etmekten. )) Derken öğle saatinde çadırcı demiş ki; bizimkinden elcevap; :)))) Çadırcı yaramazın elinden tutup götürmüş batmacı (matbaacı) arkadaşına al sana çırak demiş. )))) Başlamış çalışmaya aradan yıllar geçtikten sonra askerden gelmiş. Ve atılmış iş yaşamının keskin pervanelerinin arasına başlamış yaşamına yön vermek için mücadeleye. Ve aradan yıllar geçmiş. Yaramaz-haylaz çocuk bir gün bu satırlarını yazmış ve bu sitede yayınlamış. İşte bu benim arkadaşlar, Hayatın Bütün Güzellikleri Sizlerle Olsun. Hepinize saygılarımı sunarım.
Okul da neredeyse bütün çocuklar lastik ayakkabı giyer, kundura ayakkabı giymezmiş yokluktan giymezlermiş, ama bu yaramaz çocuk giyermiş.
Ayrıca yolun içinden yürürmüş. Kunduraya bisi olacak diye ve evde kimseler elleyemezmiş ayakkabısını her aksam gelince siler temizler öyle yerine koyarmış.
Herkes sırası gelince kalmış ayağa ve doktor avukat öğretmen hemşire mühendis gibi cevapları sıralamışlar.
–sen hiç matbaa gördünmü? diye sormuş yaramaz-haylaz çocuğa, oda;
–hayır köyden başka bir yere gitmedim hocam demiş.
Hoca tekrar sormuş;
–Peki nasıl bişeydir matbaa?
–Hocam görmedim. Ama bizim okul da yaptığımız patates soğan baskısına benzer şekil de demirden yapmışlardır. Sonra demirden yaptıkları yazıya bir saplık takıp boya kazanına batırıp, yerdeki kağıdın üzerine hızla vurunca basıyordur. Demiş:)))))
–sınavlara girecem ortaokula gidecem, diye söylemiş ama cevap olumsuz.
–Olmaz okutamam, cevabını alınca yüzü asılmış yaramazın.
Suratı asık kalmış.
– senin derdin nedir? niye suratın asık, demiş.
Yaramaz-haylaz çocuk kızarmış sıkılarak,
–Ben çadırcı olma istemiyorum
Bizim haylaz matbaanın kapısından içeri girince gözleri yuvalarında dışarı çıkmış, faltaşı gibi açılmış.
İçinde kalan okuma hevesini ortaokulu ve liseyi dışarıdan bitirerek biraz olsun giderebilmiş. İşyerini 1992 de kurup aynı tarihlerde evlenmiş.
Bir kızı bir oğlu :)))))) tabiki doğal olarak birde eşi ile şimdi hala hayatı yaşamaya çalışmak, ideallerini gerçekleşme yolunda devam ediyormuş.
Mehmet Kaya
KANLI HACI OSMAN
Çarşamba ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Yazabildiğim ÖYKÜLERİM
1915 yılı Kasım ayı başlarında, vakit gece yarısını geçerken atının dizginini bileğine dolayan 35 yaşlarındaki Osman dayının gözleri evinin bulunduğu koyaktan çıkarken çadırına doğru kaydı. Hanımı Hatice’nin çadırın önünde ki siluetinden kendisine doğru endişeli bir şekilde baktığını anlayabiliyordu. Atının zincirden dizgini gecenin ayazında buz gibiydi. Karaman istikametine yol alırken karanlıkta yürümeye başladı. Yedibel yaylasının tozlu yollarından Elmalı yaylasına doğru giderken, aksamdan sabaha kadar esen rüzgarın kaldırdığı tozlar gözüne dolmaya başlamıştı. Acaba atının yükünde varolan çökeleğini kaçtan satabilecekti, tereyağını çok kolay satardı şüphesi bile yoktu. Ama çökeleği epey fazlaydı ve Karamanın pazarında iyi bir yer kapmalıyım diye düşünerek hızlandı. Çadırevinde kalan Hatice’sini de düşünmeden edemiyordu. Yaylada bulunan bütün komşuları Silifke’nin hemen doğusunda bulanan köylerine göçetmişler, bulundukları yaylada kimseler kalmamıştı. Geceleri köpeklerinin hiç durmaksızın etrafı kolaçan etmelerinden rahatsızdı. Daha iki gün önce gece yarısı köpekler Yüğlük Dağı yönüne havlayarak saldırıya geçmişler bir kaç saat sonra geldiklerinde köpeklerden en büyüğünün her tarafını kanlar içinde gördüğünden beridir içi hiçte rahat değildi. Osman Dayı atının ürkerek bir şeylere tepki vermesi ile birden kendine gelmesine sebep oldu. Uzaktan belli belirsiz birinin kendisini izlediğini ama sonradan kaybolduğunu gördü. Kimdi? o yörede yaylasından göçmemiş birimi? yoksa bir eşkıyamıydı? Belinde ki üçgen kabzalı sivri kamasını yokladı, yerindeydi. Atının üzerinde heybesin de bulunan Osmanlı Tuğrası işlenmiş tabancasını da beline sıkıştırdı. Biran durup etrafı dinledi, ama hiç ses duyamadı. huysuzlanan atı da sakinleşmişti, yoluna devam ettti. Şafak iyice atıp etraf aydınlanınca biraz daha rahatlar gibi oldu. Artık çok uzaktan Karaman’nın güneydoğusunda ki evler belirmeye başlamıştı. Şafak attığında her köpeğin uyuduğu uyku saati olan zaman gelince, çadırevinin bulunduğu koyak ta köpeklerin sesleri azalmıştı. Güneş doğmadan davarını ağılından salan Hatice’de, beline bağladığı peştamalın içerisine yeni yaptığı bazlamasının arasına biraz çökelek koydu. İki kızı evde ki işlere koyulmuşlardı. Kızın büyüğü 18 küçüğü ise 15 yaşındaydı. Büyük olan kız daha tecrübeliydi ve annesinin en büyük yardımcısıydı. Çatkıyı çatıp yannıkla yayık yaymaya başladılar. Osman Dayı pazaryerine geldiğinde bir kaç kişinin dışında kimsenin olmadığını görünce gülümseyip pazarın en güzel yeri olan köşeye gözünü dikti. Hemen atını bir kenara bağlayıp yükünü indirdi. Tezgah yoktu ama taşlardan tezgaha benzer bir düzenek oluşturup satmak için getirdiği çökeleğini ve tereyağını satışa hazır hale getirip beklemeye başladı. Osman Dayının Haticesi davarını otlatırken yüksek yerlere oturuyor, hem etrafı iyi gözlemliyor hem de kirmenini eğirmeye çalışıyordu. Bi ara davarlarından bir kaç tanesinin ayrılıp karşı tepeye doğru gittiğini görünce yamaca tırmanışa geçti. Yamaçta ki küçük tarlaların içinden geçerken, çok yeni bir ize rastladı. Bu bir insanın ayak iziydi, bir erkek izi olduğuna kanaat getirdi çünkü bir kadına ait olamazdı, iz çok büyüktü. Hatice birden içininin ürperdiğini gözlerinin kısıldığı korktuğunu farketti. Sonra rahatlamaya çalıştı ayrılan davarlarını çevirip sürüsüne kattı. Kirmenini eğirmeyi bırakıp etrafı dikiz etmeye başladı. Ürpertisi bir türlü geçmemişti. Kime aitti bu iz? Civarda hiç bir komşuları kalmamıştı. Son 15 gün bulundukları yer tam bir yaban olmuştu. Aynı saatler de pazar kurulmuş kalabalık artmıştı. Satışlarda başlamış, Karaman mıntıkasındaki 5-6 saatlik mesafedeki yörükler ve köylerden gelenler, epey bir kalabalık oluşturmuşlardı. Osman Dayının satışları umduğundan daha iyi gidiyordu. Öğlen saati gelip güneş tam tepede olduğu sırada taşlardan yaptığı tezgahında hiç bir şey kalmamış hepsini satmış olmanın sevinciyle heybesini peştamallarını toplamış atının yanında denk yapmaya çalışıyordu. Yeni seneye kadar gelmeyecekti, bu güz gününde Osman Dayının son pazarıydı. Atını tekrar hazırlayıp Karaman’nın içinde manifaturacılar olduğu çarşıya gelip atını bağladıktan sonra kızlarına, Hatice’sine hediyeler alıp heybesine koydu. Bu herkesçe bilinen ama korkudan kimseler tarafından suçlanamayan, eşkıyaların eşkıyası Karayakup’la burun buruna geldi. Az önce ki alışverişinde satıcıyla olan konuşmasını duyduğundan gideceği yayla tarafına kendisinin de gideceğini beraber gidelim yoldaş olurum teklifini duyunca, göz ucuyla Karayakup’u süzerek olur gidelim demiş oldu. Osman dayı hafızasını yokladı bu adamı daha önce görmüş müydü? Düşündü hafızasını yokladı, hayır hiç görmemişti ama niye tedirgin olmuştu? Bilmiyordu? Giderken kendisini bulacağı hanı tarif ettikten sonra, Karayakup hana doğru yolaldı. Arkasından epey baktıktan sonra dükkan sahibi onların konuşmasını izlemişti. Osman Dayıyı dükkanın içerisine çağırdı ve Karayakup’un kim olduğunu, nemenem bir illet adam olduğunu anlattı. Osman Dayı artık emindi bu adamdan ve beraber gitmemeliydi, hislerinde yanılmamıştı. Bu adamı bir şekilde atlatıp yaylasına yalnız dönmeliydi. Eksiklerini de tamamlayıp karınını doyurması için fırından aldığı ekmeğin arasına koyduğu helvasını yedikten sonra çeşmeden atını sulayıp yola çıktığında ikindi üzeri olmuştu. Atının yükü artık daha hafif olduğundan heybesini atına attıktan sonra binerek yola koyuldu. Gecenin saat 10-11 civarında çadırına evine geleceğini düşünerek tozlu yolda ilerlemeye başladı. Karanlık çökerken Karaman artık görenmez olmuş, bozkır ölüm sessizliğine yine gömülmüştü. Yine gölgelerin, bilinmeyenlerin hakimiyet zamanı olmuş, artık karanlık çökmüştü. Çadırevinin bulunduğu koyakta köpek sesleri yine ortalığı birbirine katmıştı. Evdekiler sofrayı kurup yemeğe oturduklarında Hatice’nin duymak istediği tek ses vardı. Karanlıkta ilerleyen Osman Dayının kulağına bir kişneme sesi gelir gelmez atıda cevap vermek istercesine kişnedi. Atının fazla terlediğini, dinlenmesi gerektiğine karar verdikten sonra tozlu yoldan ayrılıp küçük bir koyağın kenarına geldiğinde büyük bir ardıç ağacının yanına yükünü indirip artık çürümeye başlamış olan ardıç ağacının kalın gövdesinin tam altına bir ateş yakarak ağacın tamamına bir ateş koyverdi. Osman Dayı hislerine güvenirdi. Osman Dayının atı yanılmazdı ama Karayakup’un kişneme sesi çıkarmasını gerçek bir at sanmıştı. Silahını tekrar kontrol edip etrafı dinlemeye çalışırken koyağın kuzey tarafındaki kayalardan; —Osman dayıııııııı, diye bir ses duydu. Biliyor gibiydi bu sesi ve hatırladı. Bu ses gündüz karşılaştığı Karayakup’un sesiydi. Bu eşkıyanın kendisini nasıl bulduğunu dor atına kızgın kızgın bakarken anlamıştı. Tüyleri diken diken olmuştu. Sese karşılık verip; Çok ama çok rahatsız olmuştu, tüyleri diken diken olmuş vaziyette ve çok gergindi. Karayakup; Ateşin başına oturup Karayakup’un uzattığı sigarayı isteme istemeye alıp yaktı. Sigaralarını içerken havadan sudan konuştular. Karayakup Osman Dayıya çadırevinin uzaklığını sorduğunda Osman dayının cevabı; —7-8 saatlik mesafede bir iki saat uyuduktan sonra yola çıkalım, dedi. Osman dayı konuşurken azığının içinde bulunduğu peştamalı yere sermeye başladı. Beraberce oturup yemekleri yediler. Tekrar oturup birer sigara yaktıklarında Karayakup’un Osman Dayıya yetişebilmesi için uzunca süre o tozlu yollarda bir at kadar hızlı koştuğundan yorulmuş uyuklar gibi olduğunu farkeden Osman Dayı bir iki saat uyumanın ikisine de iyi geleceğini söylerken hala tedirginliği devam ediyordu. Teklif tam da Karayakup’a göreydi, yorgundu biran önce azda olsa uyuyup mesleğini icra etmeliydi. Ateşin yakınında yerlerini belirleyip taşlara yaslanarak uyumaya çalışacaklardı. Sessizce yerinden kalkan Osman Dayının aklına bir fikir gelmişti, uygulamaya karar verdi. Biraz uzağındaki Ardıç ağacının bir parçası olan kütüğü kucaklayıp yine sessizce yaslandığı yere dayadıktan sonra parke yerine kullanığı uzunca kaputunu kütüğün üzerine örttü. Karayakup’un tam olarak kendisi sanabilmesi için şapkasını da kütüğün başına yerleştirdi. Ellerini havaya kaldırarak; Karayakup’un gözleri faltaşı gibi açılmış, bedeni hiç tatmadığı bir titreme nöbetine girmişti. Gırtlağının daha önce hiç böyle düğümlendiğini, hiç ama hiç hatırlamıyordu. Hayatını ateşin ışığında bir şerit gibi tekrar izler gibi oldu. Nice canları yakan bu elleri nasıl olurda böyle titrerdi? Ya birden bire kuruyan boğazına ne demeli, bu karayakup’a çok anlamsız geliyordu. Ölümün kokusu artık ciğerlerini parçalıyordu. –Aman Osman Dayı kurban olayım, yalvarıyorum. Hiç düşünmeden yerden binbir güçlükle kaldırdığı eşkıyayı ateşin tam da ortasına attı. İçinden; Kucaklayıp yerden kaldırırken Karayakup’un elbiselerinin kokusu Osman Dayının midesini bulandırmış; Nerdeyse bir metre kadar yüksekliği olan kor halindeki ateşi etraftan topladığı ardıç ağacının kollarını dallarını ne varsa ateşin üzerine yığmaya başladı. Çatırtıyla tutuşan yeni atılmış dallar ve odunlar tekrar ortalığı gündüze çevirdi. Karısına bu olaydan bahsetmeyecekti. Yalan söyleyerek pazaryerinde aksama kaldığını anlattı. Sabahın ilk ışıklarında yola çıktıklarından bu yana hiç konuşmadılar. Kızlarının uzaktan davar sürüsünü idrare ederken onları izleyerek düşündü, başlarına birşey gelmesinden her baba gibi Osman Dayıda endişe duyuyordu. Bir kervan misalı köylerine dönüyorlardı. Kış yaklaştığından havada hissedilir derece ayaz ve sürgün vardı. Bulutların öbek öbek kuzeyden güneye göçetmesine bu yörenin yörükleri sürgün adını vermişlerdi. Üç gün süren meşakkatli yolculuktan sonra köylerinin civarındaki kendi yerlerine gelip yerleştiler. Kış geçipte ilkbaharın gelmeye başlamasıyla tekrardan yaylaya göçme hazırlığına başladılar. Osman Dayının arada bir eşkıyayı öldürmekle doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım? muhakemesi kafasını meşgul ediyordu. Ama her seferinde kendine hak veriyordu. Çadırlarını kurup yerleştiler. Ağıllarını temir ettiler, her taraf yemyeşildi. Evlerinin hemen aşağısında bulunan küçük derenin etrafında ki çayırlar, bozkırın esitisinden oluşan rüzgarla yemyeşil bir deniz görünümü almıştı. Rüzgarın dalgalı esişinden çayırlığın en kuzeyinden güneye doğru peşpeşe devamlı olarak bir dalga oluşuyor, çayırlığın dalgalanmasını seyretmek insana dinginlik verirken Osman Dayı atını hazırlamış Hatice’sine etrafı gezip geleceğini söyleyerek, çadırevinin yanından tepelere çıkmıştı. Bozkırdaki bitkiler yemyeşildi ve insana huzur veriyordu. Atını bozkırın güzellikler içerisinde tepelerden koyaklardan sürüyordu. Bir parıltı gördü, tamda ateşin yandığı yerin ortasında öylesine bir parıltıydıki bu gözünü alıyordu. İyice baktı doğru görüyordu göz yanılması değildi. Parıltının şekli eğri bir kılıca benziyordu. Atının üzerinden tamda ateş yaktığı yerin kenarına gelince atından inerek parıltının tam da üstünden bakmaya başladı. Evine dönüp hanımına göstermeden sakladı. Günler gelip geçti ve yine güz geldi. Bu parayı kullanabilirmiydi? helalmıydı bu para? o tarihler için çok büyük bir paraydı. Müftü kullanabileciği yönende fetva gibi olan bir açıklama yapınca, oradan ayrıldı. Vicdanı artık rahatsız etmiyordu. Yaptığının günahı varsa artık Müftü’nün boynunun borcuydu. Kendine artık bir ev yapmanın zamanı geldiğine karar verdi. Çok güzel bir ev yaptırdı. Ölümünden sonra Kanlı Hacı Osman olarak tarihteki yerini aldı. Mehmet Kaya
Çünkü eşkıyalar daha rahat gezip rasladıkları herkese zulüm ediyorlar kadınlara kızlara tecavüz ediyorlar, bazen de öldürüyorlardı. Evleri yağmalıyor, kıymetli neleri varsa da alıyorlardı. Güvendiği dört tane köpeği vardı ve herbiri atlıyı atından indirecek kadar yamandı.
Tozlu yolda ilerlerken bir insana ait olan izlerin üstüne bastığını bilmiyordu. Dikkatli baksa görebilirdi ayak izlerini ama haticesini düşünmekten göremiyordu.
Hatice’nin gözleri, tepede davarını sürerken kızlarının yayık yaymalarını izliyordu. Yüzünde endişeli bir hal vardı. Nasıl olsa gündüzdü ve aksamdan sonra da olsa kocasının gelecek olması düşüncesi azda olsa rahatlatıyordu.
Kızlarını düşündü. Köpeklerinden biri çadırevinde kaldığından korkusunu endişesini çabuk atlatıp, kirmenini tekrar eğirmeye başladı.
Karaman mıntıkasının en azılı ama kimsenin suç işlerken görmediği ve suçlayamadığı eşkıyası, zalimmi zalim olan ve nice canlar yakıp yürekleri korlaştıran bir eşkıyası vardı.
Daha önceleri adını duyup kendisini ilk defa görmüş olan Karayakup’tan tedirgin olmuştu.
Şeker sabun tuz gibi gereksinimlerini aldıktan sonra çarşıyı turladı.
Osman’nının yamaçta ki tepeden gelirken köpeklerin havlaması ve öksürüğünü duymak istiyordu.
Yoluna devam etmemeli dinlenmeliydi. Beklemeliydi!!!
Gecenin karanlığında bulunduğu koyak gündüz gibi olmuştu. Azığından biraz çıkarıp atıştırırken uzaklardan bir kişneme sesini duyduğunda atının karşılık vermesini istemezdi. Ama o bir attı söz dinlemezdi ki ve kişnedi.
—Burdayım buyur gel diyerek, ses verdi.
Karayakup ateşin başına geldiğinde ayağa kalkan Osman Dayı gözucuyla da Karayakup’un hareketlerini izlemeye aldı. Bilseydi bu eşkıyanın şimdiye kadar 28 kişiyi öldürdüğünü sayısı bile belli olmayan soygunlar yaptığını, gelin, kız, kadın, yaşlı demeden tecavüzlerde bulunduğunu, hemen oracıkta tam da alnından vururdu.
–Osman dayı niye beklemedin beraber gidecektik hani? diye sordu.
–Senin bulunduğun hana geldim seni bulamayınca da yola çıktım, diye cevapladı.
Osman Dayı gözünün biriyle Karayakup’u kolaçan etmeye çalışıyordu.
Bilerek yalan söylemişti. Aslında iki saatlik bir yolu vardı.
İkisi ateşin etrafına karşılıklı olarak taşlara yaslandılar ama Osman dayının hiç uykusu yoktu, uykusunun gelmeside zaten mümkün değildi. Yarım saat sonra Karayakup uykuya dalmıştı, hemde horlayarak uyuyordu.
Yattıkları yeri tam gören bir kayanın arkasına geçerek beklemeye başladı. Silahını çıkarıp emniyeti açık bir şekilde kayanın arkasından gözetlemeye başladı. Atının arpasını yerken çıkardığı kütürtünün ve ateşin arada bir yanarken çıkardığı çatırdama sesinden başka hiç bir ses duyulmuyordu. Hatice’sini ve kızlarını düşündü.
Uyumuşlarmıydı? Merak etmeye başladığı sırada Karayakup’un kımıldadığını gördü tabancasını tam kalbine gelecek şekilde nişan alıp izlemeye başladı.
Hiç bir şey düşünmez olup sadece Karayakup’u izlemeye başladığında, yerinden kalkan Karayakup sesizce ayaklarının ucuna basarak belinden çıkardığı kamasını kınından yavaşça çıkarıp koluna sürtürek yağladı. Bulunduğu yerden kalkıp sinsice Osman Dayı sandığı kütüğün önüne kadar geldi. Osman Dayı tam karşısında ve atış yapabileceği bir yerdeydi. Boylu poslu olan bu eşkıyanın heybetli görünümü bile zaten korkutucu idi. Karayakup kamasını tutağında sımkısı kavrayıp havaya kaldırdıktan sonra, biraz da havaya zıplayarak, şapkanın hemen altında bulunan kalp hizasına bütün gücüyle öldürücü hamlesini yaparak sapladığında hatasını anlamıştı.
Olamazdı?
Nasıl olurdu?
Kamasını sapladığı Osman Dayı olmalıydı!!!!!!
Ve bu hayatının tek hatasıydı. Üstü örtülü olan kütüğü ve şapkayı Osman Dayı sanmıştı.
-Osman dayııııııı ben ettim sen etmeeeeee, diye bağırması karanlığı keskin bir bıçak gibi yırtmıştı.
Ellerini havaya kaldırarak yalvarırcasına diz çökerken ağlamaklı ve titrek bir ses tonuyla;
Karayakup’un yakarışlarına dizleri titreyerek eşlik ediyordu.
–Yaptım bir hata sen büyüksün kıyma bana,
Diyerek canhıraş bağırmasının hiç bir şekilde faydasını göremeyecekti.
Ölüm herkese bir kere gelir ve Azrail o canı alır giderdi. İşte tam bu an Karayakup için de o andı.!!!!!!
Osman Dayı tabancasının kabzesini öylesine kavramıştı ki, sanki bir bütündü eliyle, tetiğe bastığında gecenin sessizliğinde patlayan silah sesinden atının ürkmesiyle dizginini koparması biroldu.
Osman Dayının dor atı koşarak gözden kayboldu. Osman Dayı hiç kalkmadı yerinden, yere düşen Karayakup’a ateş etmeye devam ediyordu. Bütün mermileri sıkıp silahı boşaldığında el yordamıyla tekrar doldurup yerinden kalktı ve yaklaşmaya başladı. Yerde çırpınmakta olan eşkıyanın yanına kadar gelip kontrol etti. Artık Karayakup eşkıyası ölmüştü. Osman Dayı artık “ölmekten se öldürmek, yaşamak demekti” kavramını daha iyi biliyordu. Silahını beline koyduktan sonra, atının etrafta dolaştığını ve kendisini bırakıp gitmediğini farketti. Zor da olsa dor atını yakalayıp tekrar bağlayıp ateşin başına geldi.
–Bu dürzü ne kadar ağırmış, diye söylendi.
–Deyyus oğlu deyyus leş bile senden güzel kokar, diyerek bir kere daha söylendi.
Oturup uzunca bir süre düşündü yaptığını ve hakverdi kendisine.
Haklıydı.
Atının tekrar hazırlayıp yola koyuldu. Ülker yıldızının (yörükler takım yıldızının ismini böyle koymuşlar) parlaklığını izleyerek saat gecenin 2si olduğunun farkında bile değildi. Çadırevine doğru yaklaştığında köpekleri karşıladı.
Köpekleri kendisini tanıyınca havlama sesleri değişti. Zaten hiç uyumamış olan Hatice’nin yüzüne bir gülümseme ve rahatlık geldi. Çadırın önüne geldiğinde;
–Nerde kaldın bey merak ettik?, diye seslenen karısıyla karşılaştıklarında olanları anlatıp anlatmamakta tereddüt etti.
Anlatmamaya karar verdi.
Osman Dayı biraz dinlenip çayını içtikten sonra Hatice’sine;
–Kalkın toparlanın göçüyoruz, dedikten sonra hızla çadırı söküp toparlanmaya eşyalarını develerine yükleyecek şekilde denk yapmaya başladılar.
Yaşamak için öldürmeliydi.!!!
Yayla yoluna çıktıklarında nisan ayının başları idi yamaçların derinliklerinde hala kar vardı. Üç günlük göç yolunun sonunda yine yaylalarındaki yurtlarına gelmişlerdi.
İçindeki merakı gidermek için bir sene önceki yaşadığı olayın olduğu yöne atını çevirip yolu ele aldı. Bir saatlik yoldu ama merak ediyordu gidip bakacaktı.
Tepeye gelipte Karayakup’u vurup ateşe attığı yere doğru bakmaya başladı. Ürpermişti, sanki orda bir yerden çıkacak, görecek gibi oluyordu.
Yanan ateşin yerinde yer yer yeşillikler oluşmuştu. Ateşin yandığı yerin etrafından öbek öbek yoncalar çıkmıştı. Koyağın yamacından aşağıya inerken birdenbire durdu.
Gözlerine inanamıyordu gördüğü altındı.
Eline aldığında bir metreden fazla uzunluğu olan şerit halindeki altını bükerek bir kaç kat halinde toparlayıp atının mini heybesine yerleştirdi. Etrafı inceledi, hiçbir kalıntı yoktu her şey yanıp bitmiş yokolmuştu ama Karayakup’un üzerinde yıllardır yolunu kestiği, öldürdüğü insanlarda elde ettiği altınlar o kadar çoktu ki eriyip akmıştı. Şimdi de bu altınlar heybesinde ki yerini almıştı.
Aradan geçen bir kaç günün ardından Karaman’a alışverişe gitmesi gerektiğini söyleyerek bir gece sabaha karşı yola koyuldu. Endişeli değildi, çünkü herkes yaylasına çıkmıştı. Komşuları vardı yaylanın sahipleri gelmişlerdi. Endişe etmesine hiç bir sebep yoktu. Yol boyunca yaylasına çıkan yörüklere rastlıyordu.
Karaman’a varınca atını bağlayıp çarşıyı dolaşmaya başladı. Bir sarrafı gözüne kestirmişti, içeri girip selamlaşım oturdu. Bir kaç müşteri de gidince sarrafa durumu anlatıp altını olduğunu söyledi. Katlanmış olan yassı altını teraziye koyduklarında terazi 5.5 kiloyu gösteriyordu.
Sarrafla anlaştılar. Parasını heybesinin içine paketlenmiş şeker ve tuzun içine yerlertirdikten sonra ayrıldı. Ve yine tozlu ama yaz yeni geldiğinden yeşile bürünmüş yoldan çadırevine geldi.
Hazan mevsimi gelince bozkırlar sararıp solardı tozlu yollar ortaya çıkardı. Bu yıl köylerine erken göçtüler.
Kendi yurtlarına yerleştikten sonra bir gün Silifke Müftüsünü ziyaret etti ve durumu tam olarak anlattı.
Artık yaylaya herkesle beraber göçüyor herkesle aynı anda dönüyordu. Sıkıntılı değildi çok rahatlamıştı, kızlarını evlendirdi, kardeşlerine yardımcı oldu. Fakir fukaraya sadaka dağıttı.
Artık Osman Dayının adı Hayırsever Osman Dayıya bile çıktı.
Komşularına katkıda bulundu. Ama kimselere bu olayı anlatmadı. Zaten anlatmakta istemiyordu.
Birgün tekrar Silifke Müftüsünü ziyaret edip yine bu parayla Mekke’ye gidip Hacı olmak istediğini sordu ve cevap olumluydu.
Bir süre sonra artık Hacı’da olmuştu. Yıllar geçipde torunları dede demeye başladığı sırada ölüm döşeğinde iken yaşadıklarını anlattı.
Ve vakti gelince herkes gibi sırası geldiğinde bu dünyadan göç etti.
BİR KLAVYE HİKAYESİ
Çarşamba ~ Haziran 06, 2007 Gönderen : Mehmet Kaya Benim HAYKIRIŞLARIM
Eskiden fi tarihinin birinde siyah beyaz Apple Classic kullanırken bir gün klavyenin tuşlarının bazılarının çalışmadığını farkettik. Oturup söktük klavyeyi anaaaa bi baktık ki klavyeinin devresi film devre ilk defa görüyoruz, ))) toplandık arkadaşlarla klavyenin devresini inceliyoruz adamlar yapmışlar be usta, işi biliyorlar adamlar, şu teknolojiye bak, gibisinden yorumları sıraladık durduk epey bir süre ve sonrasında klavyenin devresini satın almaya karar verdik. Telefon trafiğinin ardından film devreye de 2.5 milyon istiyorlar apple bayileri, yüzümüz aynen böyle oldu Asit indirmesini yaptık, bütün tuşlardan gelen yolları tek tek sanırım 16 tane kadardı ince kablo ile ikinci kücük bir parcaya lehimleyip sokete takabildik. Taktık tekrardan yerine çalıştırdık çalıştı. Bizdeki edayı bir göreceksiniz sanki savaş kazanmış komutan misali )))))))))) Aradan iki gün geçti bizim klavye tısssssssss çalışmıyor ))) işte böyle dostlar imkansızlık neleri yaptırıyor, sizlerle paşlaşmak istedim. ……herkese selamlar….. esen kalın……. Mehmet Kaya
Bilgisayarı Ankara\’dan Anka Apple Center den 7 milyona almışız. Bütün apple bayilerini aradık klavyeye 2.5 milyon istiyorlar ki iyi para ama o zamanda
Ne yapalım ne edelim derken film devreyi normal filmmiş gibi serigrafi kalıbına çektik ve pertinaks karta bastık.
Sevinçle taktık yerine çalıştırdık çalışmıyor lem niye çalışmaz bu meret diye elektronikçi arkadaşı çağırdım inceledikki 5-6 tane yerde klavyenin ortasına denk gelecek şekilde adamlar film devreye köprü basmışlar, onuda pertinaksı delerek arkasından köprüsünü attık.
Lem niye çalışmaz bu gel beriye bakalım sen söktük tekrardan ama bu defa
klavyenin başında operatör doktor misali eda ile duruyoruz tabiki )))
incele incele bulduk sorunu )
Meret klavyede kullandığımız pertinaks bakır oksitlenmiş ondan çalışmazmış )) oturup tek tek tuşların bastığı noktaları kurşun kalemle karaladık. kurşun kalem geçirgendir ya ))))
Neyse taktık yeniden çalıştı ama tam iki sene çalıştı hiç aksamadan tıkır tıkır çalıştı.
Birgün oldu sattık makineyi
Alan kişi bir bün makine bozuluyor ve servise götürüyor
Açıyorlar sevrviste makinayı klavyeyi birde bakıyorlarki bildikleri türden değil klavyenin devresi ))
bizde öyle bir yapmışızki adamlar devreyi orjinal sanıyorlar ve taaaa amirakaya kadar bu model bilgisayarda bu tip klavye devresi yapıldımı diye araştırıyorlar )))))
Bulamıyorlar tabiki herkes şaşkın
En sonunda bilgisayarın sahibine kimden aldığını soruyorlar oda benden aldığını söylüyor.
Neyse beni aradılar nerden kimden aldığımı sordular hayırdır dedim ))) klavyenin devresi farklı demezlermi:) bende kendim yaptım dedim.
Bütün servis gülme krizine girmiş )))))))))))))
1 aydır araştırıyoruz dediler ama bu arada 6 tane daha aynı şekilde servise klavye devresi yaptık verdik adanadaki servisten 2 milyonda para kazandık.
yıllık dükkan kiramın 4 milyon olduğunu hesap ederseniz kazandığımız 2 milyon çok iyi paraydı yani ))))

