Archive for the ‘Haykırışlarım’ Category

Kara kuru, çelimsiz bir çocuktu, henüz 12 yaşındaydı. Herkes gibi idealleri için köyünden çıkıp, o koskoca şehire gelmişti. Daha önce hiç görmediği, bilmediğ,i ama biliyormuş gibicesine dört elle sarıldığı mesleğinin ilk günleriydi.

Her şeyi sorguladığı, sorgularken korkularını hiç bir zaman ertelemediği, bilinmeyenlere hep büyük bir merakla sarıldığı zamanlardı. İlk günlerinde en büyük bilinmeyeni, öğrenmek istediği telefonla konuşmaktı.

Her akşam iş çıkışından evine varıncaya kadar, günlerce, telefonla nasıl konuşulacağını ezberlemeye çalıştı. Hayalinde telefon çaldırdı, ahizeyi kaldırıp yüksek sesle gelen telefona cevap vermeye çalıştı. Konuşmasını beğenmediğinin farkına vardığında, henüz bir haftadır çalışıyordu. Köyde herkes gibi konuşuyordu ama burada aynı konuşulmayacağını biliyordu.

Sabahları erkenden işyerine gelir, kapıları açar, işyerini havalandırırdı. Temizliğini yapıp, takımları yerli yerine yerleştirdikten sonra da çöp kovasını alıp sokağın köşesindeki çöp bidonuna yöneldiğinde, her sabah çalıştığı işyerinin tam karşısındaki kebapçının kıymaları doğramaya başladığını görürdü.

Çöp dökülüp de camlar silinirken, yine öğleye doğru pişecek dürümlere sarılacak o mis kokulu kebapların ateşini yakmak için kömürü tutuşturmaya çalışan ustanın yelpazesi, yanıp çıtırdayan kıvılcımları, mangalda dans ettirmeye başlardı.

Arada kebapçının tezgahına gözü kaysa da, hiç yemediği bu kebabın tadının, her sabah çayla yediği simite benzemediğini bilirdi.

Öğle saatlerinde yediği zeytin ve ekmeğe de benzemediğine emindi.

Arada domates ekmek yediği de olurdu ama, yine de bu dürümün tadı farklı olmalıydı!

Acaba bu kebabın tadı nasıldı? Leziz miydi?

Hergün öğleye doğru yemek saatinde herkes dürümlerini eline alıp ayakta yerken, işyerinin camından defalarca görüp, dürümün tadının nasıl olduğunu hep merak eder ama bir türlü de yiyemezdi.

Bazen işyerinde çalışan ustalar öğle saatinde dürüm söyletirlerdi kendilerine, ama kimse bu çocuğa sende yer misin demezdi… Ne olurdu ki bir kere deseniz olmaz mıydı?

Ustaların dürümleri hazırlanırken, kokusundan lezzetli olduğunu anlıyordu ama, bir türlü tadına varamamıştı.

Hiç olmazsa bir gün, bugün kendine de bir dürüm yaptır, deseydiniz ya…. Niye demediniz ki….

Haftalığı azıcıktı, kendisine bile yetmiyordu.

Haftalığını her aldığında elli kere hesap yapardı, ama bir türlü dürüm yaptıracak para kalmıyordu….

Günler gelip geçiyor, mesleğin her aşamasını gördükçe hiç bitmeyen öğrenme merakı günden güne artıyor, ama her gün de işyerinin tam kaşısındaki kebapçının o mis kokulu dürümünün tadına erişmezlik devam ediyordu. Tutku olup insanı sabırtaşına çeviren bu bilinmeyen tadı hep merak ettiğinden, haftalığına zam yapılmasını beklemeye başladı. Bir gün, bir işi müşteriye götürmesi gerekiyordu. Patronu adresi tarif etmiş, kolay bulması için de bir tarifname çizmişti.

Tarifnamesi elinde, müşterinin işi bisikletin arkasına bağlı durumda yola koyuldu. Yarım saat pedal çevirmekle adresi buldu. İşi teslim edip işin parasını aldıktan sonra kapıya yöneldiği sırada, işyerinin sahibinin sesiyle durdu. Yanına gelen bu adam, elini cebine atıp haftalığından daha fazlasına tekabül eden bir miktar parayı bu çocuğa uzattı.

Aylardır merak ettiği ama tadına hiç bakamadığı kabaptan bir türlü yiyemeyen bu çocuk, aldığı bahşişi cebine koyarken, damağında kebabın tadını hisseder gibi oldu.

İşyerine döndüğünde öğle yemeğinin saati gelmişti. Teslim ettiği işin parasını patronuna verdikten sonra yemek için izin isteyip kapıdan dışarı çıktı.

Hedefi tam altı aydır tadına bakamadığı, gidemediği kebabçıydı.

Kebabçının taburelerinden birine tünedi ve siparişini verdi.

O gün yediği dürüm  kebabın  tadını da hiç bir yerde hiç bir zaman alamayacağını bilmeden altı ayda  erişebildiği  kebaptan doyasıya yedi.

Artık mutluydu altı ay beklese de dürüm kebaptan yiyebilmişti.

Hiç çekinmeden gocunmadan söylemek istiyorum yukarıda yazılanlar ayan beyan bir itiraftır.

Hayatta erişilmesi zor olan ne varsa elde edildiğinde kıymeti bilini rmi? Ya da çekilen katlanılan zorluklar unutulur mu? Bilinmez,,,

İTİRAF EDİYORUM…!!!!

Hiç tadını bilmeden altı ay boyunca o kebaba bakan ve yiyemeyen o çocuk bendim…!!!

Saygılarımla…

MehmetKaya@benimkalemim.com

Bir gün adımı sorguladım niye Mehmet diye, başka bir gün babamı annemi çekirdek aile diyoruz ya hani tüm ailemi sorguladım.

Cevapsızdı…

Arkadaslarımı tanıdığım herkesi sorguladım, düşündüm harman eyledim saatlerce, gözlerim kapalı sorguladım, kaldım öylece ucuz bir heykelcik misali….

Seçme şansım varmı diye düşündüm, evimi köyümü şehrimi ailemi akrabalarımı seçme olasılığım hiç olmayacaktı, memleketimi de değiştiremezdim. Dünyamı kendi iç dünyamı seçebilmek seçeneğim niye yoktu…

Bilmeyi istedim,  anlamanın tadına varmak istedim, istedim istemesine ama bilmediğimi farkettim dondum kaldım çünkü düşlerimi bile seçemiyordum ki…

Kim istemezdi düşlerini seçebilmeyi seçtiğine güzellik katmayı tat eklemeyi, bahar kokulu gün eklemeyi kim?  İstemez ki?…

Herkes isterdi ama yok… Boyumuzu seçemiyoruz gözümüze siper olan kaşımızı seçme şansımız bile yok, manavdan elma seçebiliyoruz misali fakat rengimizi seçemiyoruz…

Seçemediklerimiz kimine göre bazen kader, bazen yazgı, bazen kimine göre şans, bazende kainatın değiştirilemez kuralı oluyor.

Sonsuzluğun ivmesinde olması gerekenlere ve olacaklara inananda çok, inkar edip yok sayanda çok…

Karanlığın yeşil, güneşin lacivert, sabahın denizler kadar mavi, günbatımının turkuaz olduğunu düşünmeyin bile saçmaladığınızın farkındamısınız?

Seçebildiğimiz ne varki?

Seçtinizmi sevdanızı seçebildiniz mi?

Yoksa sevdanızmı sizi seçti düşünün?

Adınızı bile siz seçmediniz ki?

Bizi taşıyan ayaklarımızın aşkı saydığımız ayakkabımıza numaramızı bile biz seçemiyoruz ki…

UNUTMAYALIM…

Hayatta tek numaramız ayakkabı numaramızdır, oda gezerken silinmiştir…


Saygılarımla

MehmetKaya@benimkalemim.com

Aksamları kapanan perdelerin arkasında nice yalnızlıklara dört duvarlar şahittir.

Bazen neşeli gülüşlerin yankısında savrulur tül perdeler.

Hapsedilmiş mahkumlaştırılmış bedenlerin isyanı belki geceyedir.

Belki karanlığa haykırılmış okkalı bir küfürdür perdenin sakladıkları, gizledikleri ve de izledikleri…

Bazı perdeler iffetsizliği bazıları şerefsizliği gizler…

Yüreklere çekilemeyen perdeler sadece pencerelere camlaradır.

Bazen hıçkırıkları gizler, bazen ağlamayı, bazen ölmeyi.

Bazen doğarken hayata gelişe feryat figana şahittirler.

Feryat figanda kimi baba olmuştur.

Kimi ana olmuştur feryat eden bebeye…

Kimine kardeş gelmiştir ağlamsı namelerle

ve şahitlik etmiştir yine perdeler.

Alaca karanlık başlarken çekilir belki kirli bir elle perdeler

Veya minicik ellerle,

Belki uzun tırnakları ojeli bir hanımın, belki bir kokana veya elleri öpülesi bir anadır perdeleri kornejlerde yankılatan çeken çekiştiren…

Hep çekildi ya zaten çekilmediğinde yalnızlık sessizlik çöker bellidir terkelidilişin izidir perdesiz pencereler….

Kimi süslü duvarlara,

Bazen sisli,

Bazen paslı,

Bazende kasvetli

Yas tutarcasına küs ve dargın

Küf kokulu duvarlara el verir perdeler..

Yodaşlığına devamdır hayasızca gecenin, devamdır sabaha dek mahkemede şahit misali bekleyecektir yaşanacakları görecektir perdeler.

Hayatın akan su misali eskitmesine dirensede yerli yerince olacaktır.

Bir ağlamaklı sese  bir düşteki nefese yoldaştır perdeler…

Sapı kırık tahta kaşıkların şakırtısındaki yoksulluğa, bazen bir perdenin gölgesi sofranın tam ortasındaki çorbanın kokusuna denk düşer.

O odanın penceresinde varsa bir perde.

Tiyatrolara can oldu, ses oldu, dram oldu, özlem oldu, aşk-ı meşk oldu perdeler….

Takılcak perdesi yoksa camlara kapatılmış gazete kağıtlarınada perde denir bazı yerde. Yoklukta bilmeyen varsa bilsin, bilmessede çok ta umrundaydı o perdenin çokta tın dercesine umarsızdır zaten duruşu…

Açık pencerenin kanadından giren rüzgarlar oynatır perdeleri…

Perdeler duvarlara sevdalıdır dalgalanır yoldaşlığına devamdır karanlıkta gölgesi…


Saygılarımla

MehmetKaya@benimkalemim.com

En çok istediğim yaştaydı onun yaşı, tazecikti diriydi hareketliydi ve 9 yaşına yeni girmişti. Her babanın istediği gibi akıllı biri olmalıydı. Yaşının üstünde davranabilmeyi bilmeliydi. Lafını ölçüp biçmeli  yeri geldiğinde konuşmalıydı.  Yeri geldiğinde oyununu oynamalı, zamanı zemini oluştuğunda büyük adam gibi değil, adam olmalıydı.

Adam gibi adam olmak dendiğinde benzemesini istemiş olduğumuzdan bu lafı sevmezdim.

Bir insan adam gibi değil…

Sadece adam olmalıydı..

İnsan olmalıydı…

Herkese saygı duymalı…

Aynı anda saygı da duyulmalıydı…

İmkanlarıyla varolmayı bilmeliydi

Bir aksam iş dönüşü komşumla karşılaştım. Severdim bu komşumu kendisine bazen baba, ihtiyar delikanlı, eşine de bazen anne, bazen teyze, arada yaşlı güzellerin en güzeli de derdim. Şakalaşmadan takılmadan evime nerdeyse girmezdim.

Kapının önünde benimle her zamanki tokalaştığımızdan daha da sıkı bir şekilde elimi sıkarak diğer eli de omuzumdayken gözleri gözlerimde;

–Komşum sizi tebrik ederim kutlarım sizi, dedi.

Niye tebrik edildiğimi soran gözlerimle ve beden dilimle yüzüne baktım.

Kurduğu cümle;

–Bu gün balkon oturuyordum yolun ortasına birinin düşürmüş olduğu  10 Ytl’yi gördüm ve beklemeye başladım ilk kim görecek ve kim alacak? alınca etrafa bakacakmı? yoksa alıp cebine koyup gidecekmi diye bir süre bekledim. Senin oğlunun okuldan geldiğini görünce biraz kendimi saklayarak izlemeye başladım. Senin Alper paranın olduğu yere gelince parayı gördü.  Paraya bakarak üstünde atladı ve tam apartmana girerken Alper diye seslendim. Bana dönüp;

–Buyur dede. dedi.

–Oğlum yerdeki parayı niye almadın? alsana, dedim.

–Amca o para bizim paramız değil ki, dedi.

–Sadece dokuz yaşında ki bir çocuğun bunu söylemesi beni çok etkiledi. Çok beğendim takdir ettim, onun için sizleri tebrik ediyorum anne baba olarak böyle bir davranışı öğretmeniz çok güzel Allah korusun, dedi.

Bu babacan amcamıza babamıza karşı cümle kurmak istedim zor oldu ama çok kısa bir cümleyi kurabildim.

–Sağolasın baba, teşekkür ederim, diyebildim.

Böyle bir olaya şahit olmak, bu enfes durumu yaşamak tatmak istemeyen yoktur.

Vay be oğluma bak büyümüşte dedesine ders bile vermiş. omzum yüceldi gurur duydum.

–Mıncıklamazmıyım ben seni

–Ha gayret oğlum, ha gayret kızım.

–Tek istediğim adama benzemeyin,

–Adam Kendisi Olun,

–İnsan olun saygı duyun saygı görün….

Sadece adam olun…

İnsan olun…

Herkese saygı duyun…

İmkanlarınızla varolmayı bilin…

Gabarmıştı göğsüm, coşmuştu benliğim…. Ha gayret benim çiçeklerim…


Saygılarımla

MehmetKaya@benimkalemim.com

Hani bazı sabah kalkar yine yeni gününüze başlarsınız ya, farklı değildir aslında ama algılamanız öyledir.

Fark vardır. Sanki farklıdır o gün…

Öyle hissedersiniz ve nerden geldiği belli olmayan bir türkü birde bakmışsınız mırıltıdır dudaklarınızda..

Ve hep o türkü olur dilinizde, aksama kadar düşürmezsiniz dilinizden mılırdanır durursunuz.

Birde hazan mevsiminin serinliği yüzünüze vurursa ince ince yağmur misali, olurya mırıltınız dudağınızda söylersiniz. Hatırlamasanızda arada unutsanız bile dörtlüklerini sözlerini o bal tadındaki türkünün seversiniz vazgeçilmezdir.  Akşam karanlığına dek tozlu tarih kokulu türkkülerimiz bizimledir.

Dinlerken radyoyu asılı kaldı kulağım ormancı türküsüne ve bitirdik istemeden de olsa o güzel türküyü….

Sonra aldım kalemi elime ve muzipçe gülümseyerek tükürdüm kalemin tam ucuna başladım iki dörtlüğümü yazmaya….

Bir ormancı türküsüne tutuldum yağmur gibi

Arşınladım tozlu yolu seni gördüm bu sabah

Seher vaktinde eserya deli bir rüzgar ok gibi

Saplandı yüreğime acıklı ağıt gibi bu sabah

…..

Dinlenirken pınarından içemedim buza kesti

Bir taşa yaslandım yorgunluğum çok benim

Yiğitler bile ölürken sırasını hep azrail seçti

Bazı türkülerimde sunalarım da vardır benim

Bir hazan mevsimin sabahı böyle başladı benim için…. Nice türkülerimizi unutmamak dileğimle..

Saygılarımla

MehmetKaya@benimkalemim.com

Bir sabah uyandım ve düşündüm ki; Sonsuz bir neşe ve enerji doluyum.

Şaşırmıştım niyeydi? Neden di? Bilmiyordum? Her zaman neşeliydim ama, bugün bir başka bambaşka ruh halim vardı.

Hazırlandım ve eşimle çocuklarımla kapıda vedalaştım. Kapıdan merdivenleri inmeye başladığım da dudaklarım da bir türkü vardı;

–Aşağıdan bir yel esti

–Yine kırdı dallarımı……..

Mırıldanarak sokağa çıktım ve her zamanki gibi komşularım, bakkalımızla, tüpçümüzle selamlaşıp evimizin bulunduğu sokaktan caddeye çıktım.

Sabahın ilk ışıklarının pırıltılı harelerinde yine yaşamın keskin ve acimasız hızlı çarklarının çalıştığını görüyordum.

Koşturmacalar başlamış, hengame her zaman ki saatlerde hız kazanıyordu.

Caddenin kaldırımında yürürken tanıdığım bir kaç kişiyle selamlaştım. Yürürken düşünüyordum bu gün ne kadarda güzel bir gündü.

Çok neşeliydim sanki kabıma sığamıyordum.

Gözümün algıladığı her şey çok güzeldi ve ben bu durumu birazda garipsemiştim ama tadınıda çıkarmalıydım.

Caddeden bulunduğum şehrin çevre yoluna kadar geldim. Karşıya geçmem gerekiyordu. Trafik ışıklarının yanmasını bekleyenlerin arasına katıldım.

Elinde yatırması için makbuzlar olan yaşlı amca, sırtındaki kolinin altında nefes nefese bekleyen elli yaşlarındaki adam, minik ilkokul talebeleri, kravatları boğazların da adeta yular gibi duran liseli gençler, minicik eteğini  araçların rüzgarından korumaya çalışan otuzlu yaşlardaki uzun boylu kadın, el ele tutuşmuş adeta tek bedenmiş gibi  birbirilerine sarılmış sevgililer ve tekerlekli valizini taşıyan yirmili yaştaki piercinli sakallı üniversiteli tahmin ettiğim genç gibi bende ışıkların yanmasını bekliyordum.

Ve ışıkların yanmasıyla karşıya geçmek için hareketlenildi. Kalabalığın en arkasında olmamdan dolayı en son ben hareketlenirken küçük bir fren sesi ile gayri ihtiyari sağ tarafıma baktım. Fren sesi ve arkasından cırrrrrrt diyen el freninin sesini duydum.

Mercedes arabayı kullanan 50-55 yaşında ki geniş omuzlu düzgün giyimli kır saçları düzgün taranmış adamla bi anda yüz yüze geldim.

Adamın yanında oturan 35-40 yaşında ki uzun saçları olan hafif sarışın kadını da farkettim.

Çok güzel ve bakımlıydı.

Ama farkettiğim anda adamın koca okkalı tokadı kadının yüzüne inmeye başladığın da dondum kaldım. Kadın hiç karşı gelemiyordu ve adam bir sağ bir sol şeklinde durmadan ve acımasızca vuruyordu.

Kavşakta ki görevli polis dahil orada bulunanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar hiç bir şey de yapamıyorduk. Kırk elli saniye de kaç tokat atılırsa, bu insana benzeyen adam kılıklı adam hepsini atmıştı.

Ama son tokadı yüzünün tam ortasına burnuna gelecek şekilde adeta kan çıkması için vurmuştu.

Bir kaç tokattan sonra kadının gözlerinden akan yaşlar güneş ışıklarının yansıması ile adeta yanıyordu. Yanarak akan bir pınara dönüşmüştü.

Manzara karşısında gözlerim bir anda karardı. Bütün neşem şevkim pozitif ruh halim kaybolmuştu. O kadar kalabalığın gözü önünde bu olayın cereyan etmesi beni çok derinden etkilemiş yüzüm asılmıştı.

Olanlara lanet okudum kahroldum.

Düşünemiyordum bile.

Sanki tokatları ben yemiş ben rezil olmuştum yada ağlayan bendim.

Boğazım düğümlendi yutkunmak istedim ama olmuyordu.

Bir iki dakikalık bu olay karşısında şaşkındım ve anormal neşemin neden olduğunu anlamaya çalıştım.

Böyle bir olay olmamalıy dı ama oldu.

Trafik ışıkları yanınca araçlar tekrar nehir gibi akmaya başlarken negatif ruh halimle hüzünlü, üzgün, bir o kadar da yılgın olarak yoluma devam ettim.

Negatiftim artık, tokatları ben yemiştim, ben ağlamıştım, sanki benim yüzüm acıyor, kalbim sızlıyor ve hala yutkunmakta zorluk çekiyordum.

Bu düşüncelerle işime doğru yolaldım. Aradan bunca zaman geçti ama hala unutmadım.

Ve hala aklıma geldikçe tokatları ben yiyorum, ben ağlıyorum, sanki benim yüzüm acıyor, kalbim sızlıyor ve hala yutkunmakta zorluk çekiyorum.

Saygılarımla

MehmetKaya@benimkalemim.com

12-05-2006

Çekilmezdi o olmadan, varlığı evde olmalı mıydı? olmamalı mıydı?

Herkes bunu sorgulardı belki ama insana da yoldaş gerekti. İnsanı belki oyalardı, yoldaş olsun diye aldım getirdim heyecanla sevinçle eve ve başladı birlikteliğimiz.

Belki hevestendi belki ilk kez yaşadığım bir duyguydu.

Beraberliğimize keyfimize dokunulmasın istiyordum. Her aksam gecenin yarısına kadar yüzüne keyifle bakar dururdum.

Bu kadarmı güzel olunurdu?

Bu kadarmı yüzüne bakmadan aksam ve gece geçmezdi?

Bu kadar mı bilgili olunurdu? Bilmediği hiç bir şey yoktu.

Ne kadar da bilgiliydi. Ben yokken her yeri gezer getirirdi bildiklerini ve anlatırdı. Dinlerdim kendisini can kulağı ile ve sevgiyle…

Bakardım cemali yüzüne ve unuttururdu bana dertlerimi, kederlerimi, sancılarımı ve benim yorgunluğumu alırdı.

Bazı gecelerde tutmazdı uykum ve yine kalkar yine bakardım ve anlatırdı bana bildiklerini gördüklerini ve duyduklarını, itirazı olmazdı, hiç ama hiç yorulmazdı, İyi okullarda yüksek mekteplerde yetişmişlik havası vardı ve çok bilgiliydi.

Günler ayları aylarda yılları kovaladı. Hiç bıkmadım yüzüne bakmaktan, esiri olmuştum o güzelliğin bilgi hazinesiyle dolu vazgeçilmezliğinden dolayı ona aşık olmuştum.

Bazen beni meraklandırırdı.

Her ne kadar erkek adam ağlamasada arada ağlattığıda oldu….

Bazı anlar geldi güldürdü, kahı zaman geldi düşündürdü, bazen de gözlerimi kapattırıp düşündürdü yaşananları ve yaşanacakları…

Zaman geldi bir doğumu anlattı, zaman geldi bütün gerçekliği ile ölümü izah etti….

Her şeyi konuşurdu susmadan…

Bildiklerini duyduklarını gördüklerini sanki beni esir etmişti. Her gün onu gördüğümde dilim damağımı kurutur, fırtınalarıma, miskinliklerime iyi gelirdi. Gündelik yaşamda ki yorgunluğumu alır sanarak ona bakmakla günlerimiz yıllar yılı devam etti.

Herkes gibi benim de dostlarım misafirlerim gelirdi. Dostlarımızla da hep beraber onun anlattıklarını, gördükleri, duyduklarını can kulağı dinlerdik.

Bir aksam yine dostlarım gelmiş çayımızı kahvemizi yudumlarken çok hoş olan sohbetimizin yarım kaldığını farkettim!!!!!!!!

Evde bulunan herkes konuşuyordu ama tatsız tuzsuz ve şekersizceydi. Yine onun yüzündendi!!! Yine ona bakıyor onu izliyorduk hayranlık  dolu gözlerle ve adeta karşısında sanki kul köle olmuştuk!!!!!

Bunca yılın hatırıda olsa çok ani bir karar verdim ve bu kararımın daim olmasına karar vererek çektim o kahrolası televizyonun fişini ve dostlarımla artık sohbetlerimiz onsuz devam ediyor…

Ve dostlarımla birlikte sohbetlerimiz hep onsuz devam edecek!!!!

Saygılarımla…

Mehmet Kaya

Bizlerden  istediği üç kürek topraktı. Haklıydı istemekle nede olsa üstadımız meslektaşımızdı. Hepimiz nasır tutmuş ellerinin marifetlerine hayrandık.


Kurşunları mermi değil, hurufattı harfti. İstediği toprağını verdik, verirken Fatiha’sı zaten hepimizde hazırdı okuduk saygıyla harfi harfine, sonuna amin eklemeyi de unutmadık.


Dizerdi kumpasına en iyi bildiği yazıydı heceydi kelimeydi.

Parmak uçları hurufattan kurşun harflerle erimişti, ama sırası da gelmişti.

Çünkü ölüme karşı konulmazdı.


Mezarlıktaki numarası 76009 olarak belirlenirken ona sorulmamıştı. Nemli gözler okurken numarayı dualar artık Yaşar Ustanındı.


Ailesi, dostları, ustaları, kalfaları, çırakları hepimiz oradaydık. Orada olmasına oradaydık ama hepimiz biliyorduk bilmesine babasının yanında sonsuza dek kalacaktı.

Tıpkı hamiline yazılmış çek yaprağı gibi, ölümün gelişi vademizin doluşu zamansız zeminsiz ve tarihi belirsizdi.


Ertelemesi olmazdı hiçbir zaman. Tam vaktinde gelir ve alıp giderdi bedenlerimizi ruhlarımızı. Bazen bir kaza sebeptir hayatın sonu olur. Bazen illet bir hastalık peşimizi bırakmaz alır götürür.


Bazen üstadımıza olduğu gibi kendi kalbimiz sebep olur aniden duruverir. Yakar yürekleri ama dönülmez bir nafiledir.

Yapacak bir şey yoktur, ne yaparsak yapalım ama illaki bir bahanesi vardır. Çünkü vade dolunca tam zamanında gelir ve kaçınılmayan son ölümdür.


Merhum Yaşar Ustamız  üstadımız baba kucağında nur içinde yat, toprağın bol, mekanın cennet olsun.


Ailenin, dostlarının ve meslektaşlarının duaları seninle, rahat uyu…….


Mehmet Kaya

31-05-2007

Zamanı durdurmak için arada şehirden dağlara tepelere kaçardım. Yüksek bir tepeydi bulunduğum yer ve bir taştandı taburem. Buruşturulup atılmış sigara paketi ve altı  adet izmaritti görüp izlediklerim.

Son demlerini toprak üzerinde bir kurban gibi bekleyerek, öylece zamana karşı direniyorlardı.


Bilinirdi yağmurla buluştuğunda mis gibi kokan topraklar sigara içmezdi. Tabiata soramazdım izmaritler kimindi?


Toprağa saygıyla eğilirken gözlerim kaydı izmaritlere ve kendi gözüm ve özümle izmaritlere baktım.


İlk izmaritte nefes nefese içilmişlik, içene nikotin desteği vermiş bir hava vardı. Yorgunluğuna iyi gelmişlik, seyredilmişlik manzara, çiçeklerin koklanmışlığı vardı.


İkincisinde okunmuş eski  bir mektubun, sevda dolu satırlarında, nakış gibi işlenmiş ilmek ilmek tarifsiz bir aşkın izi vardı.


Üçüncü izmaritte göremedim görmek istediklerimi, anlamsız bir durgunluk, tarifsiz bir tatsızlık, acı gibi bir iz vardı.


Dördüncü izmaritte asık bir yüz, titrek bir eldeki başka bir mektubun zehirli kelimelerinin, kiri gölgesi sisi vardı.


Kuru bir yaprağın ucunu yakmıştı izmaritin beşincisi ve nerdeyse bitmişti. Hırstan ısırılmışlık  ve keskin dişlerin izi vardı.


En son içilmiş izmaritte, çok zordu ama  vazgeçenden vazgeçilmeyi bilmenin en güzel  tarifinin izi  vardı.


Yine zamanı durdurmuştum, ve gitme zamanı geldiğinde vakit vaktini doldurmuştu.

Ben terkederken o tepeyi, orada kalan sadece;


İzmaritler………

Boş paket……..

Yırtılmış bir fotoğraf…….

Ve toprakta silinmeye yüz tutmuş bir ayağın izi vardı…….


Mehmet Kaya

Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.

Ne biçim şehirsin bıktım senden,

her sabah erkenden yolları düşürensin,

sahte selamımdan birincisini bakkala, ikincisini her sabah kapısında oturan yaşlı teyzeme verdim.

Yine ayaklarım bana uymayı reddediyor.

Gözlerim yeni gören gözler gibi olmuş.

Yine her şeyi,

her nesneyi sisli ve puslu görüyorum.

Çünkü, bedenimi ben değil, şehir yönetir.

Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.

Bir güzel çiçeğin bile yok.

Çiçekçinin vitrininde var görüyorum ama oda kokmuyor ki,

para saymak isteyecek eller yetiştirmiş onu,

o büyütmüş.

Ya rastladığım tanıdıkların selamları, o selamlar da sahte hepimiz biliyoruz da bilmek istemeyiz.

Ya her aracın gectiğindeki havalandırdığı toz zerrecikleri, adeta yedibela türünden lanetler var içinde.

Bıktım senden sende biliyorsun sahte olduğunu,

ışıkların sahte,

güzelliğin sahte,

renklerin,

kaldırımların sahte,

parkların benzeyemez vadilerin yamaçlarına

Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.

Kısa zamanlar için bile terk etsem, çıksam dışına ruhum şenlenir,

karakterim kişiliğim, gönlüm şen olur.

Bilmediğim türküleri dudaklarım kendiliğinden mırıldanır. O türküyü nasıl bildiğime şaşarım anlayamam.

Uzun sorgulamam tadına varır keyfini yaşarım türkülerin.

Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.

Yaş otuz olunca kırk gösterirsin bedenlerimizi, kırk olunca ara açılır ellibeşi gösterirsin.

Çocuklarımız yıldızları ancak filimlerde görür, bilmezler yıldızların konuştuğunu,

parlak ambalajları yıldız bilirler.

Bayramların bayram değil, sadece adı vardır.

Cenazelerin acısı beş dakikada biter,

taziyelerin bile sahtedir.

Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.

Kişiliklerin  kendisi yoktur, kıyafetleri itibar görür.

Ama mecburum,

herkes gibi bende mecburum.

Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.

Çünkü biliyorum……