Gecenin Perdeleri…
Aksamları kapanan perdelerin arkasında nice yalnızlıklara dört duvarlar şahittir.
Bazen neşeli gülüşlerin yankısında savrulur tül perdeler.
Hapsedilmiş mahkumlaştırılmış bedenlerin isyanı belki geceyedir.
Belki karanlığa haykırılmış okkalı bir küfürdür perdenin sakladıkları, gizledikleri ve de izledikleri…
Bazı perdeler iffetsizliği bazıları şerefsizliği gizler…
Yüreklere çekilemeyen perdeler sadece pencerelere camlaradır.
Bazen hıçkırıkları gizler, bazen ağlamayı, bazen ölmeyi.
Bazen doğarken hayata gelişe feryat figana şahittirler.
Feryat figanda kimi baba olmuştur.
Kimi ana olmuştur feryat eden bebeye…
Kimine kardeş gelmiştir ağlamsı namelerle
ve şahitlik etmiştir yine perdeler.
Alaca karanlık başlarken çekilir belki kirli bir elle perdeler
Veya minicik ellerle,
Belki uzun tırnakları ojeli bir hanımın, belki bir kokana veya elleri öpülesi bir anadır perdeleri kornejlerde yankılatan çeken çekiştiren…
Hep çekildi ya zaten çekilmediğinde yalnızlık sessizlik çöker bellidir terkelidilişin izidir perdesiz pencereler….
Kimi süslü duvarlara,
Bazen sisli,
Bazen paslı,
Bazende kasvetli
Yas tutarcasına küs ve dargın
Küf kokulu duvarlara el verir perdeler..
Yodaşlığına devamdır hayasızca gecenin, devamdır sabaha dek mahkemede şahit misali bekleyecektir yaşanacakları görecektir perdeler.
Hayatın akan su misali eskitmesine dirensede yerli yerince olacaktır.
Bir ağlamaklı sese bir düşteki nefese yoldaştır perdeler…
Sapı kırık tahta kaşıkların şakırtısındaki yoksulluğa, bazen bir perdenin gölgesi sofranın tam ortasındaki çorbanın kokusuna denk düşer.
O odanın penceresinde varsa bir perde.
Tiyatrolara can oldu, ses oldu, dram oldu, özlem oldu, aşk-ı meşk oldu perdeler….
Takılcak perdesi yoksa camlara kapatılmış gazete kağıtlarınada perde denir bazı yerde. Yoklukta bilmeyen varsa bilsin, bilmessede çok ta umrundaydı o perdenin çokta tın dercesine umarsızdır zaten duruşu…
Açık pencerenin kanadından giren rüzgarlar oynatır perdeleri…
Perdeler duvarlara sevdalıdır dalgalanır yoldaşlığına devamdır karanlıkta gölgesi…
Saygılarımla
MehmetKaya@benimkalemim.com
Kundurasını Kiralayan Çocuk…
Eskiden köyün birinde bir çocuk varmış…
Kendi halinde okuluna giden, birşeyler öğrenmeye çalışan, ama bir o kadarda yaramaz bir çocukmuş.
Okul da neredeyse bütün çocuklar lastik ayakkabı giyer, kundura ayakkabı giymezmiş yokluktan giymezlermiş. Ama bu yaramaz çocuk giyermiş.
Zenginlikten değil harçlıklarını biriktirir hiç harcamazmış. Biriktire biriktire bir gün kundura alacak kadar parası olmuş.

Gitmiş zorla dedesine babasına yalvar yakar bir kundura aldırmış. Her gün kundurasını giyerek okula gidip gelirmiş, bir gün diğer çocukların kundurasına merak salmasıyla, kundurasını kiraya verme fikri doğmuş kafasında ve diğer arkadaşlarına kundurasını kiralamaya başlamış.
Okuldan eve veya da evden okula giderken yola paralel olan ağaçtan telefon direklerinin arasının 50 mt olduğunu bildiğinden, kundurasını giyip 100 mt. yürüyen çocuklardan 25 kuruş (eski 25 kuruşlardan) almaya başlamış.
Ama ne fazla ne eksik mesafe de kiraya verirmiş, bir direğin hizasına bakar, başlama noktasını belirler, sonra da koşarak mesafe bitimi olan 2. direğin tam hizasında durur, kundurasını giyip gelenleri durdururmuş.
Parasını önceden aldığı için kundurayı orada çıkartır, tekrar ayağına giyermiş.
Ayrıca yolun içinden yürürmüş.
Taşlı çakıllı tozlu yerlere pek basmak istemezmiş. Kunduraya birşey olacak eskiyecek yıpranacak diye… Ve evde kimseler elleyemezmiş ayakkabısını her aksam gelince siler temizler öyle yerine koyarmış.
Derken 1,2,3,4,sınıfa gelince öğretmeni bir gün sınıftakilere sormuş sırayla büyüyünce ne olacaksın? diye.
Herkes sırası gelince kalmış ayağa ve doktor avukat öğretmen hemşire mühendis gibi cevapları sıralamışlar.
Bizim kundurasını kiraya veren o yaramaz-haylaza gelmiş sıra, oda ayağa kalkmış ve öğretmenim ben büyüyünce batmacı (matbaacı diyecek ya diyemiyor) olacam demiş.
Öğretmeni sormuş;
–Sen hiç matbaa gördünmü? diye sormuş yaramaz-haylaz çocuğa, oda;
–Hayır köyden başka bir yere gitmedim hocam demiş.
Hoca tekrar sormuş;
–Peki nasıl bişeydir matbaa?
–Hocam görmedim. Ama bizim okul da yaptığımız patates soğan baskısına benzer şekil de demirden yapmışlardır. Sonra demirden yaptıkları yazıya bir saplık takıp boya kazanına batırıp, yerdeki kağıdın üzerine hızla vurunca basıyordur. Demiş.
Hocası başlamış gülmeye diğer öğretmenleri çağırıp tekrar tekrar anlattırmış, hepsi yerlere yatmışlar gülmekten.
Tabi yaramaz çocuk ta suratı asık vaziyette ayak ta beklemiş bir yarım saat kadar diğer öğretmenler gidinceye kadar.
Derken ilkokulu bitirirken ortaokul sınavlarının vakti gelmiş. Bizim yaramaz gitmiş babasına;
–Sınavlara girecem ortaokula gidecem, diye söylemiş ama cevap olumsuz.
–Olmaz okutamam, cevabını alınca yüzü asılmış yaramazın.
İlkokul bitince de her köyde olduğu gibi yayla zamanı gelip çatmış. Yaramaz asık suratla tutmuş yaylanın yolunu ama zoraki ve isteksizce gitmiş yaylaya.
Günlerce suratı asık kalmış.
Bir kaç gün geçince anlamış ki okutulmayacak, hep kalacak köyde herkes gibi devam edecek köy yaşamına..
Ve karar anı bir gün bir naylon (çanta nerdeeee yokki olsun) poşet içerisine olan çamaşırlarından koymuş ve firar etmiş yayladan.
Maceralı bir günün ardından gelmiş şehire ve abisinin çalıştığı yeri sora sora abisinin atlattıklarından aklında kalan isimlerden dolayı bulmuş abisini ve demiş ki;
–Ben çalışacam ama batmacı (matbaacı) olacam başka yerde çalışmam, demiş.
Ama ilk gün bir çadırcı da işe başlamış bizim yaramaz-haylaz çocuk ama ilk saatten itibaren bildiği bütün küfürleri ediyormuş çadırcıya ve orada bulunan herkese…
İlla ki batmacı (matbaacı) olacak ya bildiği küfürleri ediyor, bilmediklerini de sıraya koymuş öğleye kadar ve dili şişmiş küfür etmekten.
Derken öğle saatinde çadırcı demiş ki;
– Senin derdin nedir? niye suratın asık, demiş.
Yaramaz-haylaz çocuk kızarmış sıkılarak,
Bizimkinden elcevap;
–Ben çadırcı olma istemiyorum.
Çadırcı yaramazın elinden tutup götürmüş batmacı (matbaacı) arkadaşına al sana çırak demiş.
Bizim haylaz matbaanın kapısından içeri girince gözleri yuvalarında dışarı çıkmış, faltaşı gibi açılmış, sevinçten utanmasa yihhuuuu diyecek kadar sevinmiş…
Başlamış çalışmaya aradan yıllar geçtikten sonra askerden gelmiş. Ve atılmış iş yaşamının keskin pervanelerinin arasına başlamış yaşamına yön vermek için mücadeleye.
İçinde kalan okuma hevesini ortaokulu ve liseyi dışarıdan bitirerek biraz olsun giderebilmiş. İşyerini 1992 de kurup aynı tarihlerde evlenmiş.
Bir kızı bir oğlu
))))) tabiki doğal olarak birde eşi ile şimdi hala hayatı yaşamaya çalışmak, ideallerini gerçekleşme yolunda devam ediyormuş.
Ve aradan yıllar geçmiş. Yaramaz-haylaz çocuk bir gün bu satırlarını yazmış ve bu sitede yayınlamış.
İşte bu benim arkadaşlar….
Ve aranızdayım…….
Hayatın Bütün Güzellikleri Sizlerle Olsun.
Hepinize saygılarımı sunarım.
MehmetKaya@benimkalemim.com
Benim Çiçeklerim…
En çok istediğim yaştaydı onun yaşı, tazecikti diriydi hareketliydi ve 9 yaşına yeni girmişti. Her babanın istediği gibi akıllı biri olmalıydı. Yaşının üstünde davranabilmeyi bilmeliydi. Lafını ölçüp biçmeli yeri geldiğinde konuşmalıydı. Yeri geldiğinde oyununu oynamalı, zamanı zemini oluştuğunda büyük adam gibi değil, adam olmalıydı.
Adam gibi adam olmak dendiğinde benzemesini istemiş olduğumuzdan bu lafı sevmezdim.
Bir insan adam gibi değil…
Sadece adam olmalıydı..
İnsan olmalıydı…
Herkese saygı duymalı…
Aynı anda saygı da duyulmalıydı…
İmkanlarıyla varolmayı bilmeliydi
Bir aksam iş dönüşü komşumla karşılaştım. Severdim bu komşumu kendisine bazen baba, ihtiyar delikanlı, eşine de bazen anne, bazen teyze, arada yaşlı güzellerin en güzeli de derdim. Şakalaşmadan takılmadan evime nerdeyse girmezdim.
Kapının önünde benim elimi sıkarken her zamankinden tokalaştığımızdan daha sıkı sıkarken ve diğer eli de omuzumda ve bana;
–Komşum sizi tebrik ederim kutlarım sizi, dedi.
Niye tebrik edildiğimi soran gözlerimle ve beden dilimle yüzüne baktım.
Kurduğu cümle;
–Bu gün balkon oturuyordum yolun ortasına birinin düşürmüş olduğu 10 ytl’yi gördüm ve beklemeye başladım ilk kim görecek ve kim alacak? alınca etrafa bakacakmı? yoksa alıp cebine koyup gidecekmi diye bir süre bekledim. Senin oğlunun okuldan geldiğini görünce biraz kendimi saklayarak izlemeye başladım. Senin Alper paranın olduğu yere gelince parayı gördü. Paraya bakarak üstünde atladı ve tam apartmana girerken Alper diye seslendim. Bana dönüp;
–Buyur dede. dedi.
–Oğlum yerdeki parayı niye almadın? alsana, dedim.
–Amca o para bizim paramız değil ki, dedi.
–Sadece dokuz yaşında ki bir çocuğun bunu söylemesi beni çok etkiledi. Çok beğendim takdir ettim, onun için sizleri tebrik ediyorum anne baba olarak böyle bir davranışı öğretmeniz çok güzel Allah korusun, dedi.
Bu babacan amcamıza babamıza karşı cümle kurmak istedim zor oldu ama çok kısa bir cümleyi kurabildim.
–Sağolasın baba, teşekkür ederim, diyebildim.
Böyle bir olaya şahit olmak, bu enfes durumu yaşamak istemeyen yoktur.
Vay be oğluma bak büyümüşte dedesine ders bile vermiş.
–Mıncıklamazmıyım ben seni
–Ha gayret oğlum, ha gayret kızım.
–Tek istediğim adama benzemeyin,
–Adam olun,
–İnsan olun saygı duyun saygı görün….
Sadece adam olun…
İnsan olun…
Herkese saygı duyun…
İmkanlarınızla varolmayı bilin…
Gabarmıştı göğsüm, coşmuştu benliğim…. Ha gayret benim çiçeklerim…
Saygılarımla
MehmetKaya@benimkalemim.com
Ormancı Türküsünü Dinlerken…
Hani bazı sabah kalkar yine yeni gününüze başlarsınız ya, farklı değildir aslında ama algılamanız öyledir.
Fark vardır. Sanki farklıdır o gün…
Öyle hissedersiniz ve nerden geldiği belli olmayan bir türkü birde bakmışsınız mırıltıdır dudaklarınızda..
Ve hep o türkü olur dilinizde, aksama kadar düşürmezsiniz dilinizden mılırdanır durursunuz.
Birde hazan mevsiminin serinliği yüzünüze vurursa ince ince yağmur misali, olurya mırıltınız dudağınızda söylersiniz. Hatırlamasanızda arada unutsanız bile dörtlüklerini sözlerini o bal tadındaki türkünün seversiniz vazgeçilmezdir. Akşam karanlığına dek tozlu tarih kokulu türkkülerimiz bizimledir.
Dinlerken radyoyu asılı kaldı kulağım ormancı türküsüne ve bitirdik istemeden de olsa o güzel türküyü….
Sonra aldım kalemi elime ve muzipçe gülümseyerek tükürdüm kalemin tam ucuna başladım iki dörtlüğümü yazmaya….
Bir ormancı türküsüne tutuldum yağmur gibi
Arşınladım tozlu yolu seni gördüm bu sabah
Seher vaktinde eserya deli bir rüzgar ok gibi
Saplandı yüreğime acıklı ağıt gibi bu sabah
…..
Dinlenirken pınarından içemedim buza kesti
Bir taşa yaslandım yorgunluğum çok benim
Yiğitler bile ölürken sırasını hep azrail seçti
Bazı türkülerimde sunalarım da vardır benim
Bir hazan mevsimin sabahı böyle başladı benim için…. Nice türkülerimizi unutmamak dileğimle..
Saygılarımla
MehmetKaya@benimkalemim.com
Ay göle düşerse
Ay göle düşse yakamozlara ışık olsa
Dalga sen olsan gölde üşüsem sana
Titrese ışıklar gecede sular buz tutsa
Donsam titreyip sıkıca sarılsam sana
Gölde dalgalı yosunlar gibi savrulsam
Ayaklarına değsem titresende kalsan
Gözlerin kısılır yüreğini atarmı bilsem
Senin o korkularında titreyipte kalsam
Ay ısıtırmı geceyi bilen varmıdır bilsem
Sen üşüyünce açsam kollarımı gelsem
Dolunayda gecede nice aşkları bilsem
Kollarımda olurmusun sıcak bir yelsem
mehmetkaya@benimkalemim.com
Tutuldum yanık bir türküye
Hazan mevsiminde nasırlı bir elden atıldım yere, tutuldum yanık bir türküye, kış yakındı sabanla üstüme toprak örttüler. İlk can suyum beni eken çiftçiden tuz tadında düşen alınteriydi. Gece olunca toprak anamla selamlaştık saygıyla kucaklaştık.
Karakışta toprak anam korudu beni gözetti, bazı zamanlarda poyrazı saz etti, anladım ki büyümem için karda yağmurda benim için bir candı bereketti.
Tutundum toprak anama büyümek için, yöneldim gökyüzüne bahar kokusunda aydınlığa ulaştım. Sevgiyle bakan bir çift göz gülümsedi, selamlaştık, hatırladım bu gözleri nasırlı elin sahibiydi. Bakışında sevgi duruşunda gurur, kalbinde şevkat vardı.
Güneş gülümsedi büyümem için ısıttı köklerimi, ılık rüzgarlarda yeşerdim, kendi boyumca boy attım, geldi hasat zamanım öbek öbek destelendim. İçli şarkılar eşliğinde harmanda savruldum, tane tane bestelendim.
Bir hasat zamanı harman yerinde dinlenirken dinledim bu kısacık hikayeyi
Ve hiç unutmayacağım….
MehmetKaya@benimkalemim.com
06-07-2007
Sabahın Gözyaşı…
Bir sabah uyandım ve düşündüm ki; Sonsuz bir neşe ve enerji doluyum.
Şaşırmıştım niyeydi? Neden di? Bilmiyordum? Her zaman neşeliydim ama, bugün bir başka bambaşka ruh halim vardı.
Hazırlandım ve eşimle çocuklarımla kapıda vedalaştım. Kapıdan merdivenleri inmeye başladığım da dudaklarım da bir türkü vardı;
–Aşağıdan bir yel esti
–Yine kırdı dallarımı……..
Mırıldanarak sokağa çıktım ve her zamanki gibi komşularım, bakkalımızla, tüpçümüzle selamlaşıp evimizin bulunduğu sokaktan caddeye çıktım.
Sabahın ilk ışıklarının pırıltılı harelerinde yine yaşamın keskin ve acimasız hızlı çarklarının çalıştığını görüyordum.
Koşturmacalar başlamış, hengame her zaman ki saatlerde hız kazanıyordu.
Caddenin kaldırımında yürürken tanıdığım bir kaç kişiyle selamlaştım. Yürürken düşünüyordum bu gün ne kadarda güzel bir gündü.
Çok neşeliydim sanki kabıma sığamıyordum.
Gözümün algıladığı her şey çok güzeldi ve ben bu durumu birazda garipsemiştim ama tadınıda çıkarmalıydım.
Caddeden bulunduğum şehrin çevre yoluna kadar geldim. Karşıya geçmem gerekiyordu. Trafik ışıklarının yanmasını bekleyenlerin arasına katıldım.
Elinde yatırması için makbuzlar olan yaşlı amca, sırtındaki kolinin altında nefes nefese bekleyen elli yaşlarındaki adam, minik ilkokul talebeleri, kravatları boğazların da adeta yular gibi duran liseli gençler, minicik eteğini araçların rüzgarından korumaya çalışan otuzlu yaşlardaki uzun boylu kadın, el ele tutuşmuş adeta tek bedenmiş gibi birbirilerine sarılmış sevgililer ve tekerlekli valizini taşıyan yirmili yaştaki piercinli sakallı üniversiteli tahmin ettiğim genç gibi bende ışıkların yanmasını bekliyordum.
Ve ışıkların yanmasıyla karşıya geçmek için hareketlenildi. Kalabalığın en arkasında olmamdan dolayı en son ben hareketlenirken küçük bir fren sesi ile gayri ihtiyari sağ tarafıma baktım. Fren sesi ve arkasından cırrrrrrt diyen el freninin sesini duydum.
Mercedes arabayı kullanan 50-55 yaşında ki geniş omuzlu düzgün giyimli kır saçları düzgün taranmış adamla bi anda yüz yüze geldim.
Adamın yanında oturan 35-40 yaşında ki uzun saçları olan hafif sarışın kadını da farkettim.
Çok güzel ve bakımlıydı.
Ama farkettiğim anda adamın koca okkalı tokadı kadının yüzüne inmeye başladığın da dondum kaldım. Kadın hiç karşı gelemiyordu ve adam bir sağ bir sol şeklinde durmadan ve acımasızca vuruyordu.
Kavşakta ki görevli polis dahil orada bulunanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar hiç bir şey de yapamıyorduk. Kırk elli saniye de kaç tokat atılırsa, bu insana benzeyen adam kılıklı adam hepsini atmıştı.
Ama son tokadı yüzünün tam ortasına burnuna gelecek şekilde adeta kan çıkması için vurmuştu.
Bir kaç tokattan sonra kadının gözlerinden akan yaşlar güneş ışıklarının yansıması ile adeta yanıyordu. Yanarak akan bir pınara dönüşmüştü.
Manzara karşısında gözlerim bir anda karardı. Bütün neşem şevkim pozitif ruh halim kaybolmuştu. O kadar kalabalığın gözü önünde bu olayın cereyan etmesi beni çok derinden etkilemiş yüzüm asılmıştı.
Olanlara lanet okudum kahroldum.
Düşünemiyordum bile.
Sanki tokatları ben yemiş ben rezil olmuştum yada ağlayan bendim.
Boğazım düğümlendi yutkunmak istedim ama olmuyordu.
Bir iki dakikalık bu olay karşısında şaşkındım ve anormal neşemin neden olduğunu anlamaya çalıştım.
Böyle bir olay olmamalıy dı ama oldu.
Trafik ışıkları yanınca araçlar tekrar nehir gibi akmaya başlarken negatif ruh halimle hüzünlü, üzgün, bir o kadar da yılgın olarak yoluma devam ettim.
Negatiftim artık, tokatları ben yemiştim, ben ağlamıştım, sanki benim yüzüm acıyor, kalbim sızlıyor ve hala yutkunmakta zorluk çekiyordum.
Bu düşüncelerle işime doğru yolaldım. Aradan bunca zaman geçti ama hala unutmadım.
Ve hala aklıma geldikçe tokatları ben yiyorum, ben ağlıyorum, sanki benim yüzüm acıyor, kalbim sızlıyor ve hala yutkunmakta zorluk çekiyorum.
Saygılarımla
MehmetKaya@benimkalemim.com
12-05-2006
Aşk Çiçekleri
Kırmızıydı hoştu gelincik, seyrettim öylece
Ona dokunmayı, ben yasakladım kendime
Kelebekti onun aşkı, bekler sevişmek için
Geldi aşk kelebeği, seviştiler hece hece
Kuytuda saklı, beyazı-sarısı var nergizin
Ona dokunmayı, ben yasakladım kendime
Bir arıydı onun aşkı, bekler sevişmek için
Geldi o anda balarısı, seviştiler uzun ince
Dik yamaçta, uçurumlara yakındı sümbül
Dokunmam yasak olmasada varılmazdı
Türküler boşunamı söyler, nazlıdır sümbül
Kırmızı rengi olsaydı, derdi ki, benim gül
Kısacık olsa da ömrü, ne güzeldir gülün
Dalı var gülün, yasak koymuş dikenine
Aşıklar niye koparır, gül güzel olmasa
Olmazdı sevdalar, koparılmasa gülün
Mehmet Kaya
Vazgeçtim Ondan…
Çekilmezdi o olmadan, varlığı evde olmalı mıydı? olmamalı mıydı?
Herkes bunu sorgulardı belki ama insana da yoldaş gerekti. İnsanı belki oyalardı, yoldaş olsun diye aldım getirdim heyecanla sevinçle eve ve başladı birlikteliğimiz.
Belki hevestendi belki ilk kez yaşadığım bir duyguydu.
Beraberliğimize keyfimize dokunulmasın istiyordum. Her aksam gecenin yarısına kadar yüzüne keyifle bakar dururdum.
Bu kadarmı güzel olunurdu?
Bu kadarmı yüzüne bakmadan aksam ve gece geçmezdi?
Bu kadar mı bilgili olunurdu? Bilmediği hiç bir şey yoktu.
Ne kadar da bilgiliydi. Ben yokken her yeri gezer getirirdi bildiklerini ve anlatırdı. Dinlerdim kendisini can kulağı ile ve sevgiyle…
Bakardım cemali yüzüne ve unuttururdu bana dertlerimi, kederlerimi, sancılarımı ve benim yorgunluğumu alırdı.
Bazı gecelerde tutmazdı uykum ve yine kalkar yine bakardım ve anlatırdı bana bildiklerini gördüklerini ve duyduklarını, itirazı olmazdı, hiç ama hiç yorulmazdı, İyi okullarda yüksek mekteplerde yetişmişlik havası vardı ve çok bilgiliydi.
Günler ayları aylarda yılları kovaladı. Hiç bıkmadım yüzüne bakmaktan, esiri olmuştum o güzelliğin bilgi hazinesiyle dolu vazgeçilmezliğinden dolayı ona aşık olmuştum.
Bazen beni meraklandırırdı.
Her ne kadar erkek adam ağlamasada arada ağlattığıda oldu….
Bazı anlar geldi güldürdü, kahı zaman geldi düşündürdü, bazen de gözlerimi kapattırıp düşündürdü yaşananları ve yaşanacakları…
Zaman geldi bir doğumu anlattı, zaman geldi bütün gerçekliği ile ölümü izah etti….
Her şeyi konuşurdu susmadan…
Bildiklerini duyduklarını gördüklerini sanki beni esir etmişti. Her gün onu gördüğümde dilim damağımı kurutur, fırtınalarıma, miskinliklerime iyi gelirdi. Gündelik yaşamda ki yorgunluğumu alır sanarak ona bakmakla günlerimiz yıllar yılı devam etti.
Herkes gibi benim de dostlarım misafirlerim gelirdi. Dostlarımızla da hep beraber onun anlattıklarını, gördükleri, duyduklarını can kulağı dinlerdik.
Bir aksam yine dostlarım gelmiş çayımızı kahvemizi yudumlarken çok hoş olan sohbetimizin yarım kaldığını farkettim!!!!!!!!
Evde bulunan herkes konuşuyordu ama tatsız tuzsuz ve şekersizceydi. Yine onun yüzündendi!!! Yine ona bakıyor onu izliyorduk hayranlık dolu gözlerle ve adeta karşısında sanki kul köle olmuştuk!!!!!
Bunca yılın hatırıda olsa çok ani bir karar verdim ve bu kararımın daim olmasına karar vererek çektim o kahrolası televizyonun fişini ve dostlarımla artık sohbetlerimiz onsuz devam ediyor…
Ve dostlarımla birlikte sohbetlerimiz hep onsuz devam edecek!!!!
Saygılarımla…
Mehmet Kaya
Üstadımız Yaşar Ustanın Anısına
Bizlerden istediği üç kürek topraktı. Haklıydı istemekle nede olsa üstadımız meslektaşımızdı. Hepimiz nasır tutmuş ellerinin marifetlerine hayrandık.
Kurşunları mermi değil, hurufattı harfti. İstediği toprağını verdik, verirken Fatiha’sı zaten hepimizde hazırdı okuduk saygıyla harfi harfine, sonuna amin eklemeyi de unutmadık.
Dizerdi kumpasına en iyi bildiği yazıydı heceydi kelimeydi.
Parmak uçları hurufattan kurşun harflerle erimişti, ama sırası da gelmişti.
Çünkü ölüme karşı konulmazdı.
Mezarlıktaki numarası 76009 olarak belirlenirken ona sorulmamıştı. Nemli gözler okurken numarayı dualar artık Yaşar Ustanındı.
Ailesi, dostları, ustaları, kalfaları, çırakları hepimiz oradaydık. Orada olmasına oradaydık ama hepimiz biliyorduk bilmesine babasının yanında sonsuza dek kalacaktı.
Tıpkı hamiline yazılmış çek yaprağı gibi, ölümün gelişi vademizin doluşu zamansız zeminsiz ve tarihi belirsizdi.
Ertelemesi olmazdı hiçbir zaman. Tam vaktinde gelir ve alıp giderdi bedenlerimizi ruhlarımızı. Bazen bir kaza sebeptir hayatın sonu olur. Bazen illet bir hastalık peşimizi bırakmaz alır götürür.
Bazen üstadımıza olduğu gibi kendi kalbimiz sebep olur aniden duruverir. Yakar yürekleri ama dönülmez bir nafiledir.
Yapacak bir şey yoktur, ne yaparsak yapalım ama illaki bir bahanesi vardır. Çünkü vade dolunca tam zamanında gelir ve kaçınılmayan son ölümdür.
Merhum Yaşar Ustamız üstadımız baba kucağında nur içinde yat, toprağın bol, mekanın cennet olsun.
Ailenin, dostlarının ve meslektaşlarının duaları seninle, rahat uyu…….
Mehmet Kaya
31-05-2007

