Zamanı durdurmak için arada şehirden dağlara tepelere kaçardım. Yüksek bir tepeydi bulunduğum yer ve bir taştandı taburem. Buruşturulup atılmış sigara paketi ve altı adet izmaritti görüp izlediklerim.
Son demlerini toprak üzerinde bir kurban gibi bekleyerek, öylece zamana karşı direniyorlardı.
Bilinirdi yağmurla buluştuğunda mis gibi kokan topraklar sigara içmezdi. Tabiata soramazdım izmaritler kimindi?
Toprağa saygıyla eğilirken gözlerim kaydı izmaritlere ve kendi gözüm ve özümle izmaritlere baktım.
İlk izmaritte nefes nefese içilmişlik, içene nikotin desteği vermiş bir hava vardı. Yorgunluğuna iyi gelmişlik, seyredilmişlik manzara, çiçeklerin koklanmışlığı vardı.
İkincisinde okunmuş eski bir mektubun, sevda dolu satırlarında, nakış gibi işlenmiş ilmek ilmek tarifsiz bir aşkın izi vardı.
Üçüncü izmaritte göremedim görmek istediklerimi, anlamsız bir durgunluk, tarifsiz bir tatsızlık, acı gibi bir iz vardı.
Dördüncü izmaritte asık bir yüz, titrek bir eldeki başka bir mektubun zehirli kelimelerinin, kiri gölgesi sisi vardı.
Kuru bir yaprağın ucunu yakmıştı izmaritin beşincisi ve nerdeyse bitmişti. Hırstan ısırılmışlık ve keskin dişlerin izi vardı.
En son içilmiş izmaritte, çok zordu ama vazgeçenden vazgeçilmeyi bilmenin en güzel tarifinin izi vardı.
Yine zamanı durdurmuştum, ve gitme zamanı geldiğinde vakit vaktini doldurmuştu.
Ben terkederken o tepeyi, orada kalan sadece;
İzmaritler………
Boş paket……..
Yırtılmış bir fotoğraf…….
Ve toprakta silinmeye yüz tutmuş bir ayağın izi vardı…….
Mehmet Kaya
Aşk bazen sabahın güneşinde
gülün üstündeki damladadır.
Aşk bazen yanaklardaki gözyaşında
buz gibi kadehlerin buğusundadır.
Aşk bazen perdeden izlemektir
yalnızca ve tek başına titremektir.
Aşk bazen denizin martılarında
bilinmeyene hep kanat çırpmaktır.
Aşk bazen bilip bilmesekte
kısık yorgun gözlerin nemidir.
Aşk bazen geriye bakan gözlerde
boşluğa açılan ellerin duasındadır.
Aşk bazen saatlerce ağlamaktır
gözyaşının yüregine akmasıdır.
Aşk bazen bir ömür beklemedir
hayatı tekrar yeniden tatmaktır.
Aşk bazen ağır bir suç olup
ruhumuzu hapseden avludur.
Aşk bazen çok sağır ve kördür
yaşanmışları varolup ama boştur.
Mehmet Kaya
Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.
Ne biçim şehirsin bıktım senden,
her sabah erkenden yolları düşürensin,
sahte selamımdan birincisini bakkala, ikincisini her sabah kapısında oturan yaşlı teyzeme verdim.
Yine ayaklarım bana uymayı reddediyor.
Gözlerim yeni gören gözler gibi olmuş.
Yine her şeyi,
her nesneyi sisli ve puslu görüyorum.
Çünkü, bedenimi ben değil, şehir yönetir.
Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.
Bir güzel çiçeğin bile yok.
Çiçekçinin vitrininde var görüyorum ama oda kokmuyor ki,
para saymak isteyecek eller yetiştirmiş onu,
o büyütmüş.
Ya rastladığım tanıdıkların selamları, o selamlar da sahte hepimiz biliyoruz da bilmek istemeyiz.
Ya her aracın gectiğindeki havalandırdığı toz zerrecikleri, adeta yedibela türünden lanetler var içinde.
Bıktım senden sende biliyorsun sahte olduğunu,
ışıkların sahte,
güzelliğin sahte,
renklerin,
kaldırımların sahte,
parkların benzeyemez vadilerin yamaçlarına
Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.
Kısa zamanlar için bile terk etsem, çıksam dışına ruhum şenlenir,
karakterim kişiliğim, gönlüm şen olur.
Bilmediğim türküleri dudaklarım kendiliğinden mırıldanır. O türküyü nasıl bildiğime şaşarım anlayamam.
Uzun sorgulamam tadına varır keyfini yaşarım türkülerin.
Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.
Yaş otuz olunca kırk gösterirsin bedenlerimizi, kırk olunca ara açılır ellibeşi gösterirsin.
Çocuklarımız yıldızları ancak filimlerde görür, bilmezler yıldızların konuştuğunu,
parlak ambalajları yıldız bilirler.
Bayramların bayram değil, sadece adı vardır.
Cenazelerin acısı beş dakikada biter,
taziyelerin bile sahtedir.
Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.
Kişiliklerin kendisi yoktur, kıyafetleri itibar görür.
Ama mecburum,
herkes gibi bende mecburum.
Sahtesin şehir her şeyinle sahtesin.
Çünkü biliyorum……
Toros dağlarının eteğinde 1947 yılının kış mevsiminin en soğuk günlerinin birinde, sabahın buz kesen ayazında ininden dışarıyı süzerek etrafı dinleyen dişi kurt yerinden kalkıp, gerinerek ve ağzını iki karıştan fazla açıp esneyerek Zindan Vadisi’nin derinliklerinden duyulacak kadar tiz bir esneme sesini keskin bir mızıka gibi çalarak açık havaya çıktı.
Doğasında var olan iç güdüleriyle karnını doyurması gerekiyordu ve bunu çok iyi biliyordu. Etrafı dinleyip, oğlak ve keçilerin melemelerinin olduğu yöne doğru dikkatli adımlarla ilerlemeye başladı. Tabi ki çoban köpeklerini de hesaba her zaman katan bu canavar dik yamaçtan çıkarak keçilerin otladığı bölgeye kadar yaklaştı.
Bir kaç dakika içgüdü mekanizmasını çalıştırarak, kendisi için en uygun olan oğlağın sürüden epey uzakta olduğunu gördüğünde, göz bebekleri küçüldü,
mesafe tahminini içgüdüsel olarak yapıp, nasıl yakalayacağını ve sessizce öldüreceğini çok iyi biliyordu.
Uygun zamanı yakalayıp avını tek hamlede yakalayıp ve her zaman olduğu gibi tam da gırtlağından, yaşam için olmazsa olmaz olan nefes borusunu kavrayıp yere yıktı ve öylece bir on dakika bekleyip nefessiz kalıncaya kadar sıktıktan sonra bıraktı.
Aynı saatlerde vadinin tam karşısındaki tepenin arkasında kalan koyak/kuytu bir boğaz kenarındaki yörük çadırında sabahın ilk ışıklarında evde yaşayanlar günlük yapması gerekenleri belirleyip işlerine koyulmadan önce kahvaltı yapmak için bazlama sıkma börek hazırlığında iken, evin ilkokul beşinci sınıfa giden
Durmuşali adındaki oğlu bir börek kapıp koşarak boğazdan aşağıya vadinin derinliklerinde geçen kuru dereye doğru deli gibi koşmaya başladı.
Annesinin bağırıp çağırmasına kulak asmadan gözden kayboldu.
Çok ormanlık ve sarp olan patika yola doğru eğilmiş ağaç dallarındaki su zerreciklerinin üzerini ıslatmasına hiç aldırmadan deli gibi vadinin derinliklerine doğru inmeye başladı.
Annesi hala;
-Deli çocuk kardeşini niye beklemiyorsun yapayalnız nasıl gidecek bu kız okula, diye söylenmesini artık Durmuşali duymuyordu. Durmuşali kuru derenin içine inince derenin içinde beklemeye, derenin yukarısından gelecek arkadaşlarının sesini duymaya çalışırken sisten kıpırtılar karartılar görünmeye başladı.
Gelenler kendi yaşıtlarındaki ve aynı sınıftaki arkadaşlarıydı, derenin içinde yuvarlak çay taşlarından olan patika yolda yürümeye çalışarak okula doğru güle oynaya devam ettiler.
Bu sıralarda kurt yemeği olan oğlağı bitirdikten sonra inine doğru yol alırken, yörük çadırında kalan küçük Kara Kız uzun saçlarını taramakla meşguldü. Zorda olsa bitirdi tarama işini ve annesine;
- Ben okula gidiyorum, diyerek abisinin koşar adımlarla indiği boğaza doğru yürümeye başladı.
Zaten bir çantası bile yoktu bezden yapılmış bir torbadan ibaret olan çantasını kestelden (kıldan yapılmış ip) olan ipini çapraz olarak boynuna astığından beridir azığı olan sıkmanın sıcaklığı tamda sırtına sıcaklık veriyordu.
Boğazdan aşağıya kuru derenin içine inmeye devam ederken sis iyice yoğunlaşmış ve sabahın ayazı iyice çökmüştü.
Vadinin derinliklerine kadar ve her yer ıslak ve nemli olduğundan varolan ayaz iki katı hissediliyordu.
Bir saate yakın bir sürede kuru dereye inen Kara Kız okul yönüne dönerken, ininin etrafını turlayan kurtta havanın sisli olmasının da sevinciyle geniş bir dolaşma turunda yamaçtan aşağıya kuru dereye doğru inişe geçtiği sırada kulaklarına bir ses tıkırtı taşların birbirine vurması gibi bir ses geldiğinde durup sesi dinledi.
Çünkü kurtlar bulanık sisli havaya bayılırdı.
Ve hızla yamaçtan aşağıya doğru koşmaya başladı. Kuru dereye indiğinde kırk elli metre kadar ilerde ilerlemeye başlayan Kara Kızı gördü. Biraz inceledikten sonra deli gibi koşarak Kara Kız’a yetişip önüne geçti.
Kara Kız birden irkilip durdu ve köpek zannettiği bu canavara yerden aldığı ceviz büyüklüğündeki taşı atarak hoooşt diye bağırıp ağlamaya başladı. İçi ürperdi, dili tutuldu birdenbire öylece kalakaldı. Olan biteni çaresizce izlemekten başına gelecekten habersiz, içinde bulunduğu durumu anlamaya çalıştı.
Canavarın beden dilini okuyabilse, bilecekti başına ne geleceğini ama bilmiyordu. İçini bir korku kapladı köpekti bu ama benzemiyordu kendi köpeklerine ve komşunun köpeklerine hiç birine benzetemedi ama köpekti köpek olduğuna karar verdi biraz baktıktan sonra, tekrar bir taş alıp gücü yettiğince fırlattı.
Taş henüz elinden çakırken havada çıkardığı sesi duyan canavar taşın altından koşarak tam da taşın düştüğü yerden düşen taşı ağzına alıp sallarken hayvanın gırtlağından hırıltıya benzer bir homurtu çıkmaya başladı. Kara Kız’ı bu homurtu çok ama çok korkutmuştu.
Taşı bırakıp tekrar Kara Kızın önüne kadar gelip oturdu. Aralarında sadece bir metre gibi bir mesafe vardı. Kara Kız kaskatı kesilmişti. Canavar burnunu uzatıp önlüğünün etek kısmını hafifçe dişleri ile çekiştirdi ve bıraktı. Tekrar denedi aynı davranışı ama bu defa burnunu uzatıp Kara Kızı koklamaya snıf snıflarını çoğaltarak kokusunu anlamaya çalışıyordu.
Kara Kız öylece kalakalmıştı. Canavarın gözbebeklerinde kendisini görebiliyordu. Ağlamanın kendisine fayda etmediğini görmüştü.
Ağlamayı bırakıp hemen bir taş daha almak için eğildiğinde kurt biliyordu taş atacağını ve geri çekildi. Sonra atılan taşı tekrar takip ederek ağzına alıp hırlamaya başladı. Kara Kız hemen çantasındaki azığından kopardığı dilimleri yolun kenarlarına en uzağa atmaya başladı. Kulakları zaten dik olan kurt atılan ekmeğin arkasından koşarak kuşkuyla sivri burnu ile koklayıp yemeye başladı.
Bu Kara Kıza zaman kazandırıyordu. Her yaklaştığında ekmek parçalarından uzağa fırlatıyor sonra bütün gücüyle ilerlemeye çalışıyordu ki epey yol katetti. Aslına canavar, Kara Kızı yemek istese hemen yiyebilirdi ama toktu oğlak hala midesinde duruyordu aç değildi aç olsaydı çoktan Kara Kız’ı miğdesine indirebilirdi.
Bu canavar için sadece oyundu, kedinin tokken fare ile oynamasının tıpkısıydı. Bu arada havadaki sis perdesi az da olsa açılmaya başlamıştı. Kurt önceki gibi yaklaşmıyordu Kara Kıza artık, ama yinede etrafında esneyerek dişlerinin ne kadar keskin olduğunu göstermeye çalışır durumda takipteydi.
Bir kaç yüz metre sonra derenin kenarına doğru bir yön tayin eden kurt, hızlı adımlarla yamaca tırmanışa geçti ama yinede arada bir Kara kızı süzüyordu.
Kara Kız tekrar ağlamaya başladı yola devam ederken, çok üşümüş ve köpeğe benzettiği bu canavardan korkmuştu. Okuluna biran önce yetişebilmek için adımlarını ve ağlamasını hızlandırdı.
Dere yatağının kenarında olan düzlüğe çıktığında, karşısından bir karaltının kendisine doğru geldiğini farketti ve gelen bir adamdı. İçini bir sevinç kapladı ve karşılaştılar, adam Kara Kız’ın ağladığını çok uzaklardan duymuş ve sesinde olduğu yöne doğru adımlarını hızlandırmış ve Kara Kızla karşılaşmıştı.
Başını okşayıp niye ağladığını sordu ve Kara Kız başından geçenleri anlattı.
Omuzunda bir çifte asılı olan bu adam anlatılanlardan dolayı gerginleşti ama Kara Kız’a belli etmedi. Korkmamasını gördüğünün bir haylaz köpek olduğunu anlatıp birde not yazıp öğretmenine mutlaka vermesini söyledi. Sonra omuzundeki çifteyi indirip kurdun gittiği yöne doğru havaya iki el ateş ettikten sonra;
-Artık korkmana gerek yok, bir daha senin karşına çıkmaz, dedi.
Kara Kızı’n cebinede minik bir harçlık koyduktan sonra ayrıldılar.
Kara Kız okuluna geldiğinde öğlen olmuştu. Yaklaşık beş altı kilometrelik bir yoldu ve yorucu ve maceralı geçmişti.
Cebindeki notu öğretmenine uzattı.
Öğretmen notu okuyunca kıpkırmızı oldu ve abisini çağırtıp kızgın bir dille azarlamaya başladı. Azar faslından sonra eğitim ikindi üzerine doğru bitince bölge bölge gidenlerin mutlaka bir arada gitmeleri konusunda bütün öğrencileri uyardı.
O günden sonra bütün öğrenciler okula hep beraber ayrılmaksızın gidip gelmeye başladılar.
Bu öyküdeki Kara Kız Annemdir.
Mehmet Kaya